M. Osman AKBAŞAK
1953 Yılı İstanbul doğumluyum. Annemin konuk olduğu Emirgan'da doğdum. Kırk günüm dolduğunda Beykoz'lu oldum.

İlkokulu Yalıköy Ahmet Mithat İlkokulu ve İshakağa İlkokulunda okudum. İlkokul son sınıfında öğretmenim olan Alaattin Demir hâlâ sevgiyle, saygıyla andığım sevgili öğretmenimdir.

Ortaokulu 1964-1967 arasında o zamanlar korunun içindeki binada bulunan Beykoz Ortaokulunda tamamladım. Ortaokul günlerimden bu güne kalan da Tarih öğretmenimiz Elmas hanım ve tabii ki benim dönemimde yetişen herkesin olduğu gibi Şahin Köktürk öğretmenim idi.

Ortaokulu bitirdiğimde Beykoz'da lise olmadığı için Sarıyer Lisesine devam ettim ve 1970 te mezun oldum.

Üniversite sınavlarına girdim, o zamanlar bize çok zor geldiyse de bu günün koşullarına göre çok zorlanmadan. İTÜ Mühendislik Mimarlık Fakültesi İnşaat bölümünü kazandım. Üniversite günlerimin ilk yıllarının firesiz geçmesine rağmen üçüncü yılından itibaren Sinema, Beykoz maçları derken bir yıl gecikme ile 1975 Yılında İnşaat Mühendisi olarak mezun oldum.

Okulumu bitirdikten sonra çalışma hayatıma Anadolu'da başlamak istedim, sözüm ona bir kaç yıl sonra İstanbul'a dönecektim. Ama olmadı, asla ayrılamam dediğim İstanbul'uma, Beykoz'uma kalıcı olarak dönemedim. Konya, Afyon, Balıkesir, Giresun, Ankara, Çankırı derken yedeksubaylık için geldiğim İzmir'de kaldım, İzmir'li oldum. Elbette İzmir'i Karşıyaka'yı sevdim, alıştım, burada dostlarım oldu. Bundan sonra Beykoz'a temelli dönmem mümkün değil. Bunu anladığımda Beykoz sevdam daha bir depreşti. Şimdi yılda birkaç kez Beykoz'dayım. Bütün özlemimi, duygularımı internet sayfama döküyor, dostlarımla paylaşmaya çalışıyorum.
1970'li yılların başından bu yana Türk Sanat Müziği ve Sinemaya ilgi duyuyorum. 1990 yıllarından sonra Türk Sanat Müziği çalışmalarımı çeşitli korolarda sürdürüyorum. İşimin dışında kalan zamanlarda Türk Sanat Müziği arşivi çalışmaları yapıyorum. Arşivimde 5.500'ü tek eser olmak üzere 12.000 adet Türk Sanat Müziği eseri vardır. Bilgisayar, müzik ve film düzenleme çalışmaları başlıca uğraşlarım arasındadır. İstanbul ve özellikle Beykoz hastasıyım. Sadece kendi ölçeğimde olmak üzere tambur ve bağlama çalar, besteler yapar, her hangi bir nedenle duygularım coştuğunda şiirler yazarım. Bestelerimin ve şiirlerimin bir çoğunu kendime saklarım. (Bazıları bazı özel durumlarda ortaya çıkabilir.)

Bir süre önce İzmir SKY TV'de "Geçmişten Geleceğe Kent ve Yaşam" programını hazırlıyor ve sunuyorum. Programımda kentin imar sorunlarının yanı sıra İzmir ve beldelerinin tarihi, arkeolojik öyküleri, resim, heykel, fotoğraf ve benzer sergileri, edebiyat ve şiir toplantılarını konu olarak alıyorum. Her programımın sonunda İzmir şairlerinden şiirler okuyorum. Kısacası kenti ilgilendiren tüm konulara değinmeye çalışıyorum.

Beykoz Deri Kundura Fabrikası günlerinden bir çocukluk anısı:
Kendimi ilk bildiğim yaşlarda, babamın 60 ihtilali öncesinde işten çıkartıldığı günlerde başlıyor fabrika anılarım. Babam geçimimizi sağlamak için toptan kaşar peyniri alır, evde küçük parçalara böler, yağlı kağıtlara sarar sonra bakkal Musta amcanın terazisinde birer birer tartıp sabit kalemle üzerlerine fiyatlarını yazardı. Akşam düdüğü öncesi fabrika kapısında yere serip müşterisini beklerdi. Sonraları işi büyüttü !. Teneke ile beyaz peynir alır, yine fabrika kapısında satmaya uğraşırdı. Zaman zaman kardeşimle birlikte yardıma giderdik. Peşin alan hemen hemen hiç olmazdı. Veresiye defteri dolar, maaş zamanları babam "ben para toplamaya gidiyorum." diyerek fabrikara girerdi. Ben uzun süre insanların parayı bir türlü bir yerlerden topladıklarını düşündüm. Belki de ağaçtan meyve toplar gibi. İşten çıkarılmış olmasına rağmen sanırım kapıdaki bekçiler anlayışlı davranırlardı.

İhtilalden sonra babam işe geri alıdı. Ama hem maaşı yetmediğinden hemde ticarete alıştığından akşamları peynir satmanın yanı sıra sabahları gazete satmaya başladı. Ençok Hürriyet gazetesi satılırdı ve 25 kuruştu. İlk önce ara sıra, sonra da devamlı olarak kardeşlerimle nöbetleşe yardıma giderdik. Babam sabah namazını cemaatle fabrika camisinde kılmak isterdi. Ne yalan söyleyeyim uzun yıllar sabah güneş doğmadan uyanmaya çok kızdım, ama yıllar geçti, babacığım şimdi çok yaşlı ve benim aklımda eski günlerden hiç acı ve üzüntü kalmadı. Gülümseyerek bakıyorum 40 yıl öncesine.

Herkesin alacağı gazeteyi bilir, uzaktan göründüğünde gazetesini hazırlardık. Kazara gazete eksik gelmiş ise işittiğimiz lafın haddi hesabı olmazdı. İşçi girişinin sona erdiği 7.05 düdüğü ile birlikte koşanlar başlar, 7.15 düdüğünden sonra ortada kimseler kalmazdı. Kalan gazeteleri toplar, bekçi odalarının arkasında bir soyunma dolabına istifler ve kilitler, oradan da okula giderdik.

Öğlenleri 12.00 da fabrika düdüğü ile saatlerimizi ayarlardık, on dakika sonra babam koşa koşe eve gelir yemeğini yerdi. Fabrika yemeğinin dokunduğunu söylerdi. Yemeğini yedikten sonra koşa koşa geri dönerdi, arkasında 13.00 düdüğü öterdi. Tüm ömrü koşmakla geçti babamın, şimdi ise bir odadan diğerine zor yürüyor. (Bu sayfayı hazırladığımda babacığım sağdı. 2008 Ocak ayında kaybettik. Şimdi çok sevdiği Akbaba'da aile kabristanında yatıyor. Huzurla yatmasını diliyorum, onu çok özlüyorum.)

Artık fabrikanın kapısına bile yaklaşamıyoruz. Ancak dizi filimler çevriliyor. Bir dizide fabrikanın içini görünce çok duygulandım. Aklıma akşamları işçi yemekhanesinin kapalı sinema olarak çalıştığı günler geldi. Ne filimler seyretmiştik ailece, filimler bir bir gözlerimin önünden geldi geçti. O zamanlar yılın en iddialı filimleri gelir, afişi fabrikanın giriş kapısına asılırdı. Kapı bekçilerinin odasından akşam için bilet alınır ve karanlığın çökmesi beklenirdi. Sinemaya gidiş bir şölendi, teneke kaplı yemekhane masalarının iki yanında bulunan tahta sıralara ilişir filmin başlamasını beklerdik. Masanın perdeye bakan tarafında yer bulmuş isek sırtımızı yemek masasına yaslar, masanın arkasında yer bulmuş isek dirseklerimizi masaya yaslar, filmi seyrederdik.

Şantiye anıları kitabından bir öykü

TOPOĞRAF HİLESİ

Yıl 1981 Bayraklı'da bir Nato tesisinde (Üs değil, tesis!) beysbol sahası yapılacak. Dolgu ve proje kotuna göre alanın düzenlenmesi işi bizim. Saha bizim anlayışımıza göre garip bir şekilde. Sahanın ortası en yüksek noktası, kenarlara doğru oval bir biçimde kot düşüyor. Baktım ama bakar bakmaz da beni bir düşüncedir aldı. Bu garip sahayı nasıl yapacağım? En zoru da greyder operatörüne nasıl anlatacağım? Bir de Amerika'lı kontrolüm var evlere şenlik! Sahayı bu arkadaş teslim alacak, üstelik santim hata kabul etmezmiş. Yandık ki ne yandık!

İlk günlerde malzeme taşınması sırasında keyfimiz yerinde Işıklar ocaklarından malzeme geliyor gönlümüze göre seriyoruz. Bu arada da kantin hiç görmediğimiz çeşitlerle dolu Sanırım o zamanlar meşrubatta kutu henüz yok, biz cam şişe biliyoruz sadece. Oysa kantin alabildiğine çeşitli kutu meşrubatlarla dolu. Piyasada hiç olmayan ıslak mendiller, sinek tabletleri ve aklımda kalmayan bir yığın şey. Kantinden alış veriş serbest ama dışarı çıkarmak yasak. Kim dinler, nivo kutusunda bile kaçırıyoruz dışarı. O zamanlar bir yığın saçma sapan şeylerin koleksiyonlarını yapıyorum. Meşrubat kutu ve şişeleri de bunlardan biri. Bu çalışma bayağı işime geldi. Galiba çalışmanın sonlarına doğru uyandılar, alışverişi de yasakladılar. Akşamları mevcut ve iyi olmadığını söyledikleri sahada beysbol oynuyorlar, biz de pek bir şey anlamadan izliyoruz. Bazen de voleybol oynuyorlar, işte onu anlayarak seyrediyoruz.

Malzeme gelmesi bitince işin çetrefilli kısmı başladı. Greyderle ne kadar uğraşsak istenen zemini oluşturamıyoruz. Bir ara kontrolümüz geldi, neyse ki nivoyla okuma yapmak zahmetine katlanmıyor. Ben okuyorum, o hesaplıyor. İlk kontrolde yüzüme baktı, baktı, hiç bir şey söylemeden kafasını iki yana sallaya sallaya gitti. Biraz daha çalıştık, gene geldi ben okudum o hesapladı, nafile, hâlâ kafasını sallamaya devam ediyor. Bir çare bulmam lazım. Greyder operatörüne şu noktayı üç santim indir dediğimde sadece yüzüme bakıyor, böyle olacak iş değil.

Bir akşam sahanın okunacak noktalarını belirledim, kimse yokken hepsini okudum. Sonra her noktaya minik minik taşlar dizdim, kimini hafifçe gömdüm, kimini yükselttim, sonra üzerlerini toprakla örttüm. Hata payı en çok bir santim. Mirayı tutacak kişiye noktaları bir bir tarif ettim. Ertesi sabah erkenden geldim, kontrollerimi yaptım, tamamdır. Amerikalı geldi, ben okumaya başladım o da hesaplamaya. Bir süre sonra inanamadı, nivoya baktı, mira tam noktasında duruyor. Okumalar tamamlandı bir "Thank you" çekti, imzaları attı ve gitti. Kendime işler uydurarak akşamı zor ettim. Onlar oyuna dalınca taşları kaldırdım, toprağı düzelttim ve ortadan kayboldum. Bir daha da o sahaya adım atmadım