Sanatçı
meslektaş dostum Osman AKBAŞAK geçende benden Beykoz'la ilgili
anılarımı birkaç satırla kâğıda dökmemi istedi. İstanbul 'da
yapılacak bir Beykoz toplantısında benim bu birkaç satırımı
da sunacakmış. Önce benden Beykoz düşüncelerimi isteyişi beni
çok duygulandırdı. Çünkü kendisini tanıdığım günden beri eski
İstanbul'un efendiliğini, kibarlığını ve saygılı karakterini
Osman Bey kardeşimde her zaman görmüş ve takdir etmişimdir.
Ne mutlu bana ki eski İstanbul efendiliğini ve kibarlığını benliğiyle
yansıtan Osman AKBAŞAK gibi sanatçı dost bir kardeşim var. Beykoz'a
geçmeden önce, yitirmekte olduğumuz İstanbul değerlerini özlemlediğim
"İstanbul'a Ağıt" 1992 yılında yazdığım bir şiirimi
anımsadım. Bu şiirim şu dörtlükle bitiyordu.
Sürç-ü
lisan eyleyen dili zehirden acı,
İstanbul'un yerlisi İstanbul'a yabancı,
Ya bu İstanbul yalan, ya İstanbul yalancı
İstanbul efendisi, hanımı dillerdedir.
İstanbul'u 1950 yılında gördüm. İstanbul çocukluğumda düşlerimin
masal ülkesiydi. Her şeyin en iyisi ve güzeli İstanbul'daydı.
İzmir de Yeni Asır, Anadolu, Halkın Sesi gibi günlük gazeteler
çıkardı ama "kardeş" ve "Tırhan" adlı gemilerle
her Çarşamba günü İstanbul'un günü geçmiş gazeteleri ve dergileri
İzmir'e gelirdi. Bu gemiler pasaport'ta mavnalara yanaşırdı.
Çarşamba günleri Eşrefpaşa'dan Pasaport'a koşar daha paketler
açılırken çamur Şevket'ten veya Bomba Kazım'dan çocuk sesi,
1001 roman, ateş gibi dergileri alır kapışırdık. Bu dergilerden
başka kırmızı-beyaz, kara kartal, stad, Beşiktaş, sarı-lacivert,
şut, Galatasaray, spor, futbol ve Türk spor gibi spor dergileri
de çıkardı. O zamanlar her çocuk gibi tutkumuz sinema ile futboldu.
Futbol maçlarını sonraları radyolardan dinlerdik. Şimdiki gibi
İstanbul'un Fenerbahçe Galatasaray ve Beşiktaş takımları Türkiye'nin
en büyük üç futbol takımıydı. Ancak o yıllarda bu üç büyük takımla
yarışan bir başka takımda Beykoz futbol takımıydı. İşte, Beykoz
adlı ilk kez futbol takımının başarılarıyla çocukluğumuzda kulaklarımızı
doldurmaktaydı. Beykoz futbol kulübünün forma renkleri sarı-siyahtı.
1911 yılında, Beykoz şark idman yurdu,1921 yılında Beykoz zindeler
yurdu, sonra da Beykoz gençlik kulübü adını alan kulüp 1965
yılında birinci ligden düşene kadar futbol faaliyetini sürdürdü.
Beykoz geçlik kulübü futbolun yanı sıra yüzme, su topu, kürek,
voleybol ve basketbol dallarında da varlık gösterdi ve şampiyonluklar
kazandı.
1950'li
yıllarda milli futbol Takımımız; Turgay, Naci, Müjdat, Eşref,
Ali, İhsan, Mehmet Ali, Erol, Recep, Bülent, Lefter, Şükrü adlarından
oluşuyordu. Çocukluğumuzda adları efsane olmuş, biz doğmadan
önce Türk milli Takımında futbol oynamış Futbolcu Bekir, otomobil
Nuri, Baron Fevzi, Refik Osman ve Kelle İbrahim gibi futbolcular
İstanbul'un futbol kulübünün elemanlarıydı. Kelle İbrahim (1897
- 1965) önce Anadoluhisarı kulübüne girdi. 1917 de Altınordu
kulübüne geçti. 1924 Paris olimpiyat oyunlarında Türk Milli
futbol takımı kadrosundaydı. Olimpiyat dönüşü Beykoz'a girdi
ve Beykozlu Kelle İbrahim olarak anıldı. 1924'ten 1941 yılına
kadar 17 yıl sarı-siyah formayla Beykoz'da futbol oynadı. ayrıca
26 Ekim 1923 de Taksim stadında oynadığımız ve Romanya ile 2-2
berabere kaldığımız Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Milli futbol
maçının kadrosunda da yer almıştı.
Beykozlu
Kelle İbrahim'in bu Kelle lakabı nereden geliyordu acaba? Futbol
federasyonu 1924'te Milli Futbol Takımımıza modern çalışma ve
eğitim sistemlerini öğretmek için İngiltere'den Billy Hunter
adlı bir antrenör getirdi ve bu hoca Türk Milli Futbol Takımını
Paris-1924 Olimpiyat'ına hazırlar Hunter kafa toplarını çok
iyi kullanan artist bir futbolcudur. Takımı çalıştırırken İbrahim'deki
kafa topu yeteneğine hayran olur. Hunter Sahanın ortasında İbrahim'i
karşısına alır ve ikisi birbirinin kafasına, kafayla top atarlar.
Topu hiç yere düşürmeden 500 defa kafadan kafaya top atarlar.
İbrahim bu yarışmada artık hızını almıştır. Hunter'a "Mister,
bir de benim tek başıma kafa topumu gör bakalım!" der ve
topu kendi kafasında, yere düşürmeden tam 165 defa sektirir.
Böylelikle bireysel bir şampiyonluk kazandığı gibi o günden
sonra Kelle İbrahim adıyla anılır. Beykozlu Kelle İbrahim, 1941yılına
kadar Beykoz futbol takımının kaptanıydı ve 1965 yılında ölene
dek Beykoz'da idarecilik yaptı.
İşte
Beykoz sözü daha çocukluğumuzda efsane futbolcu Beykozlu Kelle
İbrahim'le kulaklarımızı doldurmuştu. Sonraki yıllarda bir de
Beykoz kunduraları yaşamımıza girmiş ve dostumuz olmuştur. Beykoz
kunduralarının derileri ve köseleri her zaman hakikiydi, hiçbir
zaman suni olmadı. Birinci Dünya Savaşı yılları yokluk yılları
olduğundan Çocukluğumuzu altları otomobil lastikli ayakkabılarla
geçmişti, maaş almamızla birlikte ayakkabıya önem verdik ve
çoğunlukla Beykoz ayakkabılarını giydik. "Dost başa, düşman
ayağa bakar" sözü bir yana bazen dostlar: "Ayakkabıların
ne güzel… Nerden aldın? " diye sorarlardı. Beykoz, kardeşim,
Beykoz derdim. Ancak Ayakkabı sevdalısı olduğumuz için Beyoğlu'nun
Tanca, Gutan, ve Şehzadebaşı'ndaki Meral gibi kundura mağazalarının
da müdavimi olmuştuk ama Beykoz'dan da hiç ayrılmadık. 1950'li
yıllarda Beykoz postalları İstanbul da özellikle sanatçılar
arasında revaçtaydı. İstanbul kışı çamurlu bir kenttir. Üniversite
öğrenciliği yıllarında Yeşilçam'da yönetmen yardımcılığı yapan
kardeşim de film yönetmenleri gibi Beykoz postalları giymiştir.
Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nuri İyem, Mazhar Şevket İpşiroğlu gibi
sanatçıların ayağında Beykoz postalları vardır. Böylece Türk
malını kullanmakla gurur duyarlardı. Ben de Çanakkale'den Muğla'ya
kadar Ege Bölgesi'nde arazide yol etüt işlerinde çalışırken
Amerikan Roosveltleriyle birlikte epey Beykoz postalı da eskittim.
Beykoz postalları her türlü dağlık, taşlık engebeli araziye
ve suya, kara karşı da dayanıklıydı. Burnundaki demir nalçası
her türlü engele karşı koyar, bağcıklarla bağlanan uzun deri
konçları ayağımızı tehlikelerden korurdu. Sümerbank'ın özelleştirileceği
lafları çıkmaya başladığı yıllarda Beykoz'da kalite düşmeye
doğru giderken ürünleri Çağdaş Çizgi etiketleriyle kurtarmaya
çalıştılar. İzmir'deki Sümerbank mağazasından en son yandan
fermuarlı bir çift bot almıştım. O kadar zarif, yumuşak ve kundura
gibi rahattı. Bir daha böyle güzel bot bulamam, dedim ve ertesi
gün aynı bottan bir çift daha aldım. Beykoz'un yalnız kunduralarımı
çantaları da güzel ve dayanıklıydı. El çantam ve evrak çantam
da Beykoz'dur. Karayolları'nda arazi mühendislerine Beykoz evrak
çantaları verirlerdi. Aplikasyon, piketaj, nivelman, enkesit,
kamulaştırma, kroki ve etüt defterleriyle Bogen tafeln, kurb
ve trigonometri cetvellerini bu çantalarla taşırdık. Eğer Ankara'ya
karayolları Genel Müdürlüğü'ne yolunuz düşerse bekleme salonundaki
camlı sergi dolaplarına bir göz atın. Etüt proje dolabındaki
kim bilir hangi arazilerde yağmur, kar ve güneş altında onlarca
yıl kullanılmış, yaşlı ama eğilmemiş, solgun kahve renkli bir
Beykoz etüt ekip çantası, size bir insan gibi mahzun ama gururlu
gözlerle bakacaktır. Beykoz kunduralarının en önemli özelliklerinden
biri de üst derinin taban köselesine dönerek bitiştiği ve vardela
denen kısmın tabana dikiş ile tutturulmasıdır. Bu dikişin işlemi
özel makinelerle yapılır. Beykoz'dan sonra bu işlem unutuldu
ve işin kolayına kaçıldı tabanlar yapıştırıldı ayakkabı giyen
bütün vatandaşlarımıza sesleniyorum; ayakkabı alırken altı dikişli
mi diye sorun. Dikilmiyor şimdi yapıştırıyoruz! Diyeceklerdir.
Bakmayın siz hakko, zakko ve gâvurca adlı lüks mağazalara… Onlar
da tabanı yapıştırıyorlar. Üç beş ay sonra ayakkabı burundan
timsahın ağzı gibi açılıyor. Güle güle giyin yeni ayakkabınızı!
Bütün cumhuriyet yapıtlarını ve kazanımlarını sanki babasının
malıymış gibi satan mirasyedi yönetim, Beykoz'u da, Sümerbank'ı
da satıp savurdu. Tabi satacak; adam ömründe Beykoz kundurası
giymemiş ki… Çünkü ayakkabısını Mahmutpaşa yokuşundaki işportacıdan
almış hep… Mahmutpaşa yokuşu gene bana Beykoz'u hatırlattı.
2002 yılı temmuzunda İstanbul'daydım. Mahmutpaşa yokuşu başlangıcındaki
Sümerbank mağazasına girmiş iki çift Beykoz kundurası almıştım.
Beykoz her zaman kalbimizde yaşayacaktır. Öğrencilik yıllarımda
ya sınıf arkadaşlarımla, ya da ağabeyimle ve kardeşimle İstanbul'un
her semtini gezmek görmek ve tanımak tutkusundaydım. Ne Adalar
kaldı, ne Boğaz, ne de Kadıköy… Arkadaşlarla salacak plajında
denize girerdim, dersem siz düşünün artık ne kadar eski İstanbul'u
bildiğimi… Birkaç kez Beykoz'a balık yemeye gittiğimizi anımsıyorum.
Şimdilerde bir iş için veya bir gezi için İstanbul'u ziyaret
etsem bir günümü mutlaka Boğaz'a ayırırım. Ama boğaz gezisi
için Eminönü'nden bin vapura, in Emirgan da veya Beşiktaş'tan
atla otobüse in Kandilli'de, oldu mu sana boğaz gezisi?... Beş
dakikada Beşiktaş… Denir böyle geziye… Bakın benim Boğaz gezintim
nasıl olur: köprü'nün Ortaköy ayağı var ya, oradan başlarım
yürümeye ve ikinci köprüye kadar yürü babam yürü… Adım adım
Boğaz'ı görürüm adım adım denizi görürüm ve adım adım insanları
görürüm. Bazen Sarıyer Börekçisi'nde börekler beni bekler. Bazen
de karşı kıyıdaki Anadolu Kavağı'na veya Beykoz'a motorlarla
geçerim. Çünkü Rumeli yakasını adımlarken karşı yakadaki Beykoz'un
"Beni ziyaret etmeyecek misin?" Der gibi mahzun bakışlarına
dayanamam ve kendimi Beykoz'da bulurum…
İstanbul'un
her semti ayrı bir güzelliktedir. İstanbul'un her semtine hayran
olunur. Sözü dillerde dolaşır hep…
Bence,
İstanbul'a âşık olunur.
İzmir,
18 Eylül 2008
Mukadder ÖZAKMAN