BEYKOZ 'luların Anıları, Öyküleri, Şiirleri

BOĞAZ VAPURU Şiir ___________________ Osman AKBAŞAK
BENİM VAPURLARIM VARDI _____________Sinan AKBAŞAK
USTA
_______________________________Sinan AKBAŞAK
AŞK KAHRAMANI BEYKOZ_______________SELİM İLERİ
BEYKOZ ve ÇOCUKLUK GÜNLERİM ________Hıncal ULUÇ
KAVAK AKŞAMI Şiir _______________ ____ Mehmet YAVRUTÜRK
HEY GİDİ GÜNLER HEY _________________Metin (Baterist)

KIRMIZI DENİZ______ _________________Metin (Baterist)
BOĞAZDA KÖPEKBALIĞI ________________Metin (Baterist)
BEYKOZ HER ZAMAN GÜZELDİR Şiir ___ ___ İrfan YARAN




 
BOĞAZ VAPURU
Köprüden kalkar,
.........boğaz vapuru,
...............alır götürür beni
......................çocukluğuma,
...............................o uzak yıllara.

Lacivert suları,
.........köpük köpük yarar,
....................Kalender vapuru
.............................Beykoz'a doğru

Kandilli yüzerken uykularda
......bir selam Bebek koyuna
..........nerede,
..............sessiz sakin Emirgan
..................körfezdeki dalgın suya ne oldu
.......................İstinye akşamları nerede
............................nerdesin,
.................................İstanbul'um
.........................................nerdesin.


Çınarlar mahzun Küçüksu'da
. ....................sandallar mahzun Göksu'da

Vapurun yanından,
...... erguvanlar arasından
..............önce dalyan görünür,
...................direkleri yorgun

Sanki Orhan Veli
..........denize bakar,
...................gözleri nemli,
..............................benim gibi

Boğaz vapuru
...............götür beni
.........................çocukluğuma.

M. Osman AKBAŞAK

 

KAVAK AKŞAMI

Karşı sahil şıkır şıkır ışıklar
Birbiriyle sarmaş dolaş aşıklar
Masamızda meze, rakı, balıklar
Bu Kavak akşamı dağıtır beni

Aşina bir koku, denizin tuzu
Çok eski günlere götürür bizi
Hüzzamdan çalıyor gönlümün sazı
Bu Boğaz akşamı ağlatır beni

Poyraz eser efil efil uğuldar
Kıyılarda dalga sesi çağıldar
Gönlümüzde sevgi seli umutlar
Bakarken denize söyletir beni

Beyaz bir tekne, sanki deniz kızı
Gelir geçer açıktan bazı bazı
Solarken artık ömrümün yıldızı
İki gözüm çeşme, çağlatır beni

Mehmet YAVRUTÜRK

 

BEYKOZ HER ZAMAN GÜZELDİR

Beykoz her zaman güzeldir,
kışın başka güzeldir,
yazın başka.
Her nerede olursan ol,burnunda tüter.
Buram,buram.
Eskiden bacaları tüterdi duman, duman,
Şimdi Beykoz'u ettiler duman.
Ama yinede güzeldir.
İster Ankarada ol,ister foçada,
İstersen Göztepede farketmezse Beylikdüzünde.
Her nerede olursan ol yüreği Beykoz için atan
Sevgili dostlara.

İrfan YARAN

 

BENİM VAPURLARIM VARDI

Bu yazının yazılış nedeni her ne kadar gündemden düstü ise de konunun güzelliği nedeniyle sanırım her zaman güncel kalacak.

Merhaba biliyorsunuz başımızda vapur modeli belirleme komikliği var.. çeşitli oylama vs yutturmacalar ile önceden belirlenmiş bir ucubeyi halk oyuyla oldu diye karşımıza getirecekler…
Lütfen www.vapurumuvermiyorum.org sayfasını ziyaret ediniz ve desteğinizi oluşturunuz.. vapurla ilgili hiç anınız yoksa benim anılarımdan sadece küçücük bir sayfayı okuyup (altta) benim hissettiklerimi hissetmeye çalışın… geçmişteki her değerin modernleşme adına tahrip edilmesine engel olmak için desteğinizi oluşturunuz..

Merhabalar... Mailimi gönder tıkından sonra bu konuda görüşüne güvendiğim tüm dostlarıma mail atarak bu duyuruyu hatırlatacağım... Belki gözlerinden kaçmıştır... Vapurumu vermiyorum vapurumu almak istemeyenler... Sizin anlamanız mümkün değil... Onda benim çocukluğum var... Üşüdüğüm, sevindiğim, coştuğum anılarım, anlarım var.. Beykoz vapur iskelesinde beklediğim teyzem eniştem (45 yıl önceden) var.. Bayramda İstanbul'a gidiş (!) var.. Üzerime sinmiş vapur kokusu var.. Çımacıların siması var.. Emirgan iskelesi var... Babaanneme gidişim var... Kanlıca iskelesine yanaşırken ne kadar yakın geçtiğimizin öyküleri var.. Paşabahçe'den kalkan üçü bir geçe vapurunun Beykoz kulübü önünde yüzerek önünü kesmeye çalışıp kaptana düdükle kıyamet koparttırmak, tatlı tatlı sinirlendirmek var.. Beykoz iskelesinde kıçtan tırmanıp üst kattan atlamak var.. Yan tarafta ayakları demire dayayıp geçmek isteyenlere kıllık (pardon) yapmak yar.. Martılar var, simit var.. Kokusunu hala hatırlayıp aradığım çay var.. Üst kat var.. Üst kattan iniş merdivenleri var.. Penceresiz alt katta sabahları traş olan Nami amca var.. Namaztahtasını bulup namaz kılan babam Var.. Beykoz'a inince eve nasıl yürüyeceğimin sıkıntısı var.. Abimle cam kenarına oturup çocuk sohbetlerimiz var.. Kızkulesini görmediğini söyleyip abimi sinirden çatlatan kardeşim var.. Yeniköy iskelesi var.. İstinye'de araba vapuru ile paylaşılan iskele var.. Bebek iskelesinde Spor Sergi Sarayındaki konserden dönüşte gece saat birde uykulu bekleyiş, gelen vapurun Cankurtaran oluşu var.. Dosyalarımın arasına sıkışmış 200 vapur resmi Var.. Doğum günü hediyesi olarak abime tırım tırım aradığım Boğaziçi Vapurları kitabı var.. Üsküdar vapurunun hüzünlü öyküsü var.. Bunları okurken beni anlayacak pek çok insan var... Gözleri dalıp gidecek hatta yaşaracak pek çok insan var..

İYİDE NEDEN BUNLARI ANLAMAYACAK VE ANLAMASI MÜMKÜN OLMAYAN İNSANLAR BU KONUDA KARAR VERECEKLER...
VERMESİN GAYRET EDELİM VAPURUMUZA SAHİP ÇIKALIM..

BU GÜNE KADAR İNTİKAM ALIRCASINA ELİMİZDEN ALDIKLARI HER ŞEY ADINA SESSİZ KALMAYALIM..

R.Sinan AKBAŞAK

 
USTA

1972 yılının başlarındayız benim kuşağıma ve Beykoza tiyatroyu sevdiren hatta bendeki otuz yıllık tutkunun ışığını yakan rahmetle andığım usta HİLMİ KANBAY sahnede; buzlar çözülmeden'i oynuyoruz, USTA repliği gereği"bu devlet çöker böyle giderse yıkılırız, derken bir yandan da hızla ayağinı yere vuruyordu ki zorluklar ve olanaksızlıklarla yaptığımız sahneye ayağı dizine kadar geçiverdi rol arkadaşı " deli çavuş"un şaşkın bakışları arasında; demedim mi çavuş bak çökmeye başladı bile haydi bul bir tahta birkaç çivi de tamir et şurayı diyerek ustalığını gösterirken seyirci oyunun bir parçası ve çok başarılı bir canlandırma kabul ettiği bu olayı keyifle alkışlamıştı.

Yaratıcılığı ve çözüm bulma becerisini bizlere öğreten,her koşulda tiyatro diyen "usta" yı rahmetle anıyorum.
"USTA" : Sahnedeki en yetkin kişi; en üst rütbe

R.Sinan AKBAŞAK
ANILARDAN
 
Aşk kahramanı Beykoz
SELİM İLERİ

Geçen akşam Fatih Köprüsü'nden geçerek Beykoz'a gittik Yol boyu, hep arka sokaklardan, ara sokaklardan, yokuşlardan geçerek. Sahili bir yana bıraktık. Anadolu yakasının gizli kuytu köşelerinde geçmiş zamandan ne kalmış diye aranıp durduk. Birkaç 'harap' eve rastladığımızda, handiyse sevindim. Harabeye sevinilir mi? Geçmişteki güzel mimarisini tümden yitiren şehirlerde, ne yazık ki, seviniliyor.
Çünkü kağşamış bir ahşap ev, belki can çekişiyor ama dünkü uygarlığın son temsilcisi de olabiliyor.
Beykoz'a vardığımızda artık akşamdı. Edmondo de Amicis, 1874'te gördüğü Beykoz'u kaleme getirirken, "bahçeler ve bağlarla çevrilmiş, koca ceviz ağaçlarının altındaki büyük Beykoz köyü" der. O ceviz ağaçlarına artık pek rastlanmıyor. Fakat hemen belirteyim, onca değişime, değiştirime rağmen, Beykoz hâlâ bir 'Boğaziçi köyü'. Muhakkak ki, son kalanlardan.
De Amicis'e bakılırsa, "Beykoz, adını, Boğaz'ın en güzel koyuna, Bebryklerin kralının Pollux tarafından mağlup edildiği ve yapraklarına dokunan insanı deli eden sihirli defne ağacının bulunduğu koya vermiştir." Söylencelerin etkisi dinmiyor: Nerdeydi bu sihirli defne ağacı diye düşündüm; yapraklarına dokunup çıldırmaktan korktum".
Sonra defneden vazgeçtim. Beykoz'un bendeki asıl etkisini çözmeye çalıştım. Beykoz'u ilk görüşüm? Hatırlamıyorum. Çocukluğumda, yeniyetmeliğimde Beykoz gezintileri? Sanmam. Peki, ama ne? Galiba, bir roman, hem de nice yıllar okuyamadığım bir roman: Cemil Süleyman Alyanakoğlu'nun Siyah Gözler'i.
Beykoz bende, Siyah Gözlerle birlikte, bir aşk kahramanı olup çıkmıştı.
Siyah GÖzler'e gelince, iki kaynakta karşıma çıktı -ilki Cevdet Kudret'in roman ve hikâye antolojisi, ikincisi, Behçet Necatigil'in sözlüğü. Romanlar, öyküler sevdalısı olduğum zamanlarda, açıp açıp okurdum ve Siyah Gözler'in metnini -deyiş yerindeyse- düşlerdim. Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü'nden okuduklarımı alıntılıyorum:
"Siyah Gözler romanı, Beykoz çayırına bakan evlerin birinde mutsuz bir yalnızlık hayatı süren genç bir dulun, dünyada bağlandığı tek ümit, sevgilisini, geceleri bin bir korkuyla eve aldığı genci, bir çıldırma anında boğuşunu anlatır."
Siyah Gözler'in son sayfalarını, Necatigil üşenmemiş, benim için yeni harflerimize geçirmişti. 1910 tarihli Siyah Gözler, böylece, sadece son sayfalarını okuyabildiğim bir roman oluyordu. Neyse ki, yıllar sonra, Cemil Süleyman'ın romanı, Nuri Akbayar'ın çevriyazısıyla günümüz okuruna ulaştı.
Bu romanda, bence, ne genç kadındır roman kahramanı, ne de tutkuyla bağlandığı delikanlı. Uğursuz bir aşkın başkişisi olarak Beykoz çayırı belirir. Aşka o yol açar ve aşkı o cinnete alıp götürür.
Aslında, romanımızda ve hikâyemizde, uzunca süre, Boğaziçi bir aşk kahramanıdır. Çok gençken okuduğum Yaz Yağmuru'nu hatırlıyorum. Hayır, Tanpınar'ın hikâyesi değil; Peride Celal'in romanı. Peride Celal imzalı Yaz Yağmuru 1940'ta yayımlanmış. Semih Lûtfi Kitabevi'nden 1960'larda almış olmalıyım. Müthiş bir Boğaziçi tasviriyle başlar. Gün henüz doğmaktadır. Yüzerek yalıya gelen genç kız, yorgun, bitkin, rıhtıma çıkar. Bütün Boğaziçi tan renklerine bürünmüştür, kızıllar, pembeler, eflâtunlar, limonküfleri, kavuniçiler mavide uçuşur. Fakat genç kızın tan renklerini görecek hali yoktur...
Demin andığım "Yaz Yağmuru" hikâyesinde, Tanpınar, Huzur'da yaptığınca, Boğaziçi'ni bir aşk kahramanına dönüştürmüş. Yaz yağmurunda gelip, Sabri'nin hayatından bir yaz yağmuru gibi geçip giden o genç kadın, yaşamadığı çocukluğunu Boğaziçi'nde aramakta. Sabri'yle ikisi, yaz mevsiminde, Boğaz'ın iki kıyısını birlikte yaşıyorlar. Bu hikâyede, Boğaziçi, imkânsız ve sonu yaralı bir sevdanın kahramanı.
Gerçi Huzur'da da öyle değil mi? Sonra, mevsim hep yaz, Huzur'da upuzun bir yaz. Aşk kahramanı Boğaziçi, çoğu kez, yaz mevsiminde can kazanıyor.
Bununla birlikte, Tanpınar'ın eşsiz romanı, birçok sayfasını Boğaziçi'nde sonbahara açar, Nuran'la Mümtaz'ın aşkı biterken. Daha demin öylesine sevgicil Boğaziçi, güzlükler kuşanır. Nuran'ı Boğaziçi'nden ayrı düşünemeyen, hatta doğrudan doğruya Boğaziçi'nin simgesi sayan Mümtaz, güzle birlikte, aşkın sona erişini duyumsar. Mümtaz için, aşk, zaten "İstanbullu olmak" ve "Boğaz'da yetişmekle eşanlamlıdır.
Huzur için çok yazıldı; ben de bir şeyler yazmaya çalıştım. Ama bir başka Beykoz çayırı anlatısı olan "Hâlâ Güzel", Nâbizâde Nâzım'ın yitik hikâyesi. Onun, Zehra romanı iyi kötü bilinir, gelgelelim öyküleri handiyse unutulmuştur.
Beykoz çayırında sahiden bir aşk kırgınlığı, aşk yıkımı olmalı. "Hâlâ Güzelin kişileri, Safder'le Fahriye, Beykoz çayırında tanışırlar, birbirlerini severler. Her şey mutlu gitmekte. Evlenirler. Çocukları olur. Sonra bu aşk usul usul eskir, yıpranır, biter. Safder'le Fahriye birbirlerinden ayrılırlar. Yıllar sonra, bir sebeple -galiba oğulları Fahri dolayısıyla- buluştukları yer, o eski aşkın kıvılcımlandığı yer, yine Beykoz çayırı mıydı, hatırlayamıyorum. Fakat eski aşkın dinmeyen sızısını yine hissediyorum...
Eylül için de hep yazdım. Eylül, Türk edebiyatında en çok sevdiğim aşk romanı. Söylemem gereksiz, Eylûl'de bütün Boğaziçi aşk kahramanı. Bana sorarsanız, Süreyya'yı içe kapanışlara sürükleyen, Necib'le Suad'ı birbirine yaklaştıran bütün Boğaziçi'dir.
Mehmed Rauf'un unutulmaz romanında Beykoz çayırına iki kez gidilir. İlkinde, Süreyya uçsuz bucaksız bezginliğe kapılmamış, Suad'la Necİb kara bir aşkla boğuşmak zorunda değiller. Sıcak, içten bir arkadaşlık sarıp sarmalıyor üçünü de. Ama ikinci gidişte, hele eylül gelip çatmışken, Beykoz çayırı bütün bir hüzün yumağı olup çıkmıştır. İşte yaz geçmiş; Beykoz çayırında sonbahar birdenbire başlamışı Suad o anda, kendi hayatının da eylülünü hissedecek...
Aşk kahramanı Boğaziçi Refik Halid'siz elbette düşünülemez. Daha ilk romanında, İstanbul'un Bir Yüzü'nde Refik Halid, Şadiye Hanım'la Doktor Vassaf'ı Küçüksu deresinin oralarda buluşturur. Aşka çağıran Boğaziçi, bir yandan da çağrılarını başkalarına söylemekten geri durmaz. Bu yüzden Şadiye Hanım hep gizli köşeleri seçer. Meselâ, derenin berisindeki bostanlar.
İstanbul'un Bir Yüzü ironisi ağır basan bir romandır. Zaten Refik Halid çatal dillidir. Ancak, Şadiye Hanım'ın Küçüksu'dan mevsim dolayısıyla ayrılmak zorunda kalışını romancı kederli bir söylemle dile getirmiştir. Mevsim sona erdikçe, birer ikişer, herkes Boğaziçi'nden ayrılır, yalılar ve köşkler kapatılır; Şadiye Hanım, boş yere, biraz daha kalmaya çalışır...
Bu Bizim Hayatımız ve Sonuncu Kadeh de, Refik Halid'in Boğaziçi'ni aşk kahramanı kıldığı romanları. Hele Sonuncu Kadeh, Boğaziçi'ni koy koy son kez yaşamak ister.
İstanbul yazılarımı okuyanları bıktırmak pahasına da olsa, Aşk-ı Memnu'u anmadan geçemeyeceğim. Halid Ziya'nın romanında Göksu gezintisi ten yanı ağır basan aşklara başlangıçtır. Göksu, bir istek fırtınası estirir. O gezintiden sonra Bihter'in mutluluğu yıkımlara uğrar.
Göksu, başka romanlarda, başka Öykülerde de anılmış. Derken, 1950'lerde, Vakit gazetesinde Sadri Sema anılarını tefrika ettirir (bkz.: Eski İstanbul Hatıraları, hazırlayan: Ali Şükrü Çoruk, Kitabevi, 2002). Artık mazideki Göksu'dan söz açılmakta:
"O yaşmaklı, feraceli, çarşaflı, peçeli, yelpazeli, renk renk şemsiyeli hanımlar, hanımefendiler; al, mor fesli, çiçek gibi süslü beyler, efendiler de Göksu deresinin altın sularıyla beraber akıp gittiler.
Şimdi Küçüksu, gazinolarıyla, plajlarıyla, kâğıt helvalarıyla, susamlarıyla, mevsiminde yer yer kaynayan mısır kazanlarıyla kucağını yeni nesillere açmıştır."
Beykoz çayırı, Göksu, aşk kahramanı Boğaziçi romanlardan, Öykülerden git git uzaklaşır, silinir, yeni zamanların Boğaziçi romanları yazılmaz olur...