| Aşk
kahramanı Beykoz
SELİM İLERİ
Geçen akşam Fatih Köprüsü'nden geçerek Beykoz'a gittik Yol
boyu, hep arka sokaklardan, ara sokaklardan, yokuşlardan
geçerek. Sahili bir yana bıraktık. Anadolu yakasının gizli
kuytu köşelerinde geçmiş zamandan ne kalmış diye aranıp
durduk. Birkaç 'harap' eve rastladığımızda, handiyse sevindim.
Harabeye sevinilir mi? Geçmişteki güzel mimarisini tümden
yitiren şehirlerde, ne yazık ki, seviniliyor.
Çünkü kağşamış bir ahşap ev, belki can çekişiyor ama dünkü
uygarlığın son temsilcisi de olabiliyor.
Beykoz'a vardığımızda artık akşamdı. Edmondo de Amicis,
1874'te gördüğü Beykoz'u kaleme getirirken, "bahçeler
ve bağlarla çevrilmiş, koca ceviz ağaçlarının altındaki
büyük Beykoz köyü" der. O ceviz ağaçlarına artık pek
rastlanmıyor. Fakat hemen belirteyim, onca değişime, değiştirime
rağmen, Beykoz hâlâ bir 'Boğaziçi köyü'. Muhakkak ki, son
kalanlardan.
De Amicis'e bakılırsa, "Beykoz, adını, Boğaz'ın en
güzel koyuna, Bebryklerin kralının Pollux tarafından mağlup
edildiği ve yapraklarına dokunan insanı deli eden sihirli
defne ağacının bulunduğu koya vermiştir." Söylencelerin
etkisi dinmiyor: Nerdeydi bu sihirli defne ağacı diye düşündüm;
yapraklarına dokunup çıldırmaktan korktum".
Sonra defneden vazgeçtim. Beykoz'un bendeki asıl etkisini
çözmeye çalıştım. Beykoz'u ilk görüşüm? Hatırlamıyorum.
Çocukluğumda, yeniyetmeliğimde Beykoz gezintileri? Sanmam.
Peki, ama ne? Galiba, bir roman, hem de nice yıllar okuyamadığım
bir roman: Cemil Süleyman Alyanakoğlu'nun Siyah Gözler'i.
Beykoz bende, Siyah Gözlerle birlikte, bir aşk kahramanı
olup çıkmıştı.
Siyah GÖzler'e gelince, iki kaynakta karşıma çıktı -ilki
Cevdet Kudret'in roman ve hikâye antolojisi, ikincisi, Behçet
Necatigil'in sözlüğü. Romanlar, öyküler sevdalısı olduğum
zamanlarda, açıp açıp okurdum ve Siyah Gözler'in metnini
-deyiş yerindeyse- düşlerdim. Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü'nden
okuduklarımı alıntılıyorum:
"Siyah Gözler romanı, Beykoz çayırına bakan evlerin
birinde mutsuz bir yalnızlık hayatı süren genç bir dulun,
dünyada bağlandığı tek ümit, sevgilisini, geceleri bin bir
korkuyla eve aldığı genci, bir çıldırma anında boğuşunu
anlatır."
Siyah Gözler'in son sayfalarını, Necatigil üşenmemiş, benim
için yeni harflerimize geçirmişti. 1910 tarihli Siyah Gözler,
böylece, sadece son sayfalarını okuyabildiğim bir roman
oluyordu. Neyse ki, yıllar sonra, Cemil Süleyman'ın romanı,
Nuri Akbayar'ın çevriyazısıyla günümüz okuruna ulaştı.
Bu romanda, bence, ne genç kadındır roman kahramanı, ne
de tutkuyla bağlandığı delikanlı. Uğursuz bir aşkın başkişisi
olarak Beykoz çayırı belirir. Aşka o yol açar ve aşkı o
cinnete alıp götürür.
Aslında, romanımızda ve hikâyemizde, uzunca süre, Boğaziçi
bir aşk kahramanıdır. Çok gençken okuduğum Yaz Yağmuru'nu
hatırlıyorum. Hayır, Tanpınar'ın hikâyesi değil; Peride
Celal'in romanı. Peride Celal imzalı Yaz Yağmuru 1940'ta
yayımlanmış. Semih Lûtfi Kitabevi'nden 1960'larda almış
olmalıyım. Müthiş bir Boğaziçi tasviriyle başlar. Gün henüz
doğmaktadır. Yüzerek yalıya gelen genç kız, yorgun, bitkin,
rıhtıma çıkar. Bütün Boğaziçi tan renklerine bürünmüştür,
kızıllar, pembeler, eflâtunlar, limonküfleri, kavuniçiler
mavide uçuşur. Fakat genç kızın tan renklerini görecek hali
yoktur...
Demin andığım "Yaz Yağmuru" hikâyesinde, Tanpınar,
Huzur'da yaptığınca, Boğaziçi'ni bir aşk kahramanına dönüştürmüş.
Yaz yağmurunda gelip, Sabri'nin hayatından bir yaz yağmuru
gibi geçip giden o genç kadın, yaşamadığı çocukluğunu Boğaziçi'nde
aramakta. Sabri'yle ikisi, yaz mevsiminde, Boğaz'ın iki
kıyısını birlikte yaşıyorlar. Bu hikâyede, Boğaziçi, imkânsız
ve sonu yaralı bir sevdanın kahramanı.
Gerçi Huzur'da da öyle değil mi? Sonra, mevsim hep yaz,
Huzur'da upuzun bir yaz. Aşk kahramanı Boğaziçi, çoğu kez,
yaz mevsiminde can kazanıyor.
Bununla birlikte, Tanpınar'ın eşsiz romanı, birçok sayfasını
Boğaziçi'nde sonbahara açar, Nuran'la Mümtaz'ın aşkı biterken.
Daha demin öylesine sevgicil Boğaziçi, güzlükler kuşanır.
Nuran'ı Boğaziçi'nden ayrı düşünemeyen, hatta doğrudan doğruya
Boğaziçi'nin simgesi sayan Mümtaz, güzle birlikte, aşkın
sona erişini duyumsar. Mümtaz için, aşk, zaten "İstanbullu
olmak" ve "Boğaz'da yetişmekle eşanlamlıdır.
Huzur için çok yazıldı; ben de bir şeyler yazmaya çalıştım.
Ama bir başka Beykoz çayırı anlatısı olan "Hâlâ Güzel",
Nâbizâde Nâzım'ın yitik hikâyesi. Onun, Zehra romanı iyi
kötü bilinir, gelgelelim öyküleri handiyse unutulmuştur.
Beykoz çayırında sahiden bir aşk kırgınlığı, aşk yıkımı
olmalı. "Hâlâ Güzelin kişileri, Safder'le Fahriye,
Beykoz çayırında tanışırlar, birbirlerini severler. Her
şey mutlu gitmekte. Evlenirler. Çocukları olur. Sonra bu
aşk usul usul eskir, yıpranır, biter. Safder'le Fahriye
birbirlerinden ayrılırlar. Yıllar sonra, bir sebeple -galiba
oğulları Fahri dolayısıyla- buluştukları yer, o eski aşkın
kıvılcımlandığı yer, yine Beykoz çayırı mıydı, hatırlayamıyorum.
Fakat eski aşkın dinmeyen sızısını yine hissediyorum...
Eylül için de hep yazdım. Eylül, Türk edebiyatında en çok
sevdiğim aşk romanı. Söylemem gereksiz, Eylûl'de bütün Boğaziçi
aşk kahramanı. Bana sorarsanız, Süreyya'yı içe kapanışlara
sürükleyen, Necib'le Suad'ı birbirine yaklaştıran bütün
Boğaziçi'dir.
Mehmed Rauf'un unutulmaz romanında Beykoz çayırına iki kez
gidilir. İlkinde, Süreyya uçsuz bucaksız bezginliğe kapılmamış,
Suad'la Necİb kara bir aşkla boğuşmak zorunda değiller.
Sıcak, içten bir arkadaşlık sarıp sarmalıyor üçünü de. Ama
ikinci gidişte, hele eylül gelip çatmışken, Beykoz çayırı
bütün bir hüzün yumağı olup çıkmıştır. İşte yaz geçmiş;
Beykoz çayırında sonbahar birdenbire başlamışı Suad o anda,
kendi hayatının da eylülünü hissedecek...
Aşk kahramanı Boğaziçi Refik Halid'siz elbette düşünülemez.
Daha ilk romanında, İstanbul'un Bir Yüzü'nde Refik Halid,
Şadiye Hanım'la Doktor Vassaf'ı Küçüksu deresinin oralarda
buluşturur. Aşka çağıran Boğaziçi, bir yandan da çağrılarını
başkalarına söylemekten geri durmaz. Bu yüzden Şadiye Hanım
hep gizli köşeleri seçer. Meselâ, derenin berisindeki bostanlar.
İstanbul'un Bir Yüzü ironisi ağır basan bir romandır. Zaten
Refik Halid çatal dillidir. Ancak, Şadiye Hanım'ın Küçüksu'dan
mevsim dolayısıyla ayrılmak zorunda kalışını romancı kederli
bir söylemle dile getirmiştir. Mevsim sona erdikçe, birer
ikişer, herkes Boğaziçi'nden ayrılır, yalılar ve köşkler
kapatılır; Şadiye Hanım, boş yere, biraz daha kalmaya çalışır...
Bu Bizim Hayatımız ve Sonuncu Kadeh de, Refik Halid'in Boğaziçi'ni
aşk kahramanı kıldığı romanları. Hele Sonuncu Kadeh, Boğaziçi'ni
koy koy son kez yaşamak ister.
İstanbul yazılarımı okuyanları bıktırmak pahasına da olsa,
Aşk-ı Memnu'u anmadan geçemeyeceğim. Halid Ziya'nın romanında
Göksu gezintisi ten yanı ağır basan aşklara başlangıçtır.
Göksu, bir istek fırtınası estirir. O gezintiden sonra Bihter'in
mutluluğu yıkımlara uğrar.
Göksu, başka romanlarda, başka Öykülerde de anılmış. Derken,
1950'lerde, Vakit gazetesinde Sadri Sema anılarını tefrika
ettirir (bkz.: Eski İstanbul Hatıraları, hazırlayan: Ali
Şükrü Çoruk, Kitabevi, 2002). Artık mazideki Göksu'dan söz
açılmakta:
"O yaşmaklı, feraceli, çarşaflı, peçeli, yelpazeli,
renk renk şemsiyeli hanımlar, hanımefendiler; al, mor fesli,
çiçek gibi süslü beyler, efendiler de Göksu deresinin altın
sularıyla beraber akıp gittiler.
Şimdi Küçüksu, gazinolarıyla, plajlarıyla, kâğıt helvalarıyla,
susamlarıyla, mevsiminde yer yer kaynayan mısır kazanlarıyla
kucağını yeni nesillere açmıştır."
Beykoz çayırı, Göksu, aşk kahramanı Boğaziçi romanlardan,
Öykülerden git git uzaklaşır, silinir, yeni zamanların Boğaziçi
romanları yazılmaz olur...
|