| |
|
|
|
|
|
| |
|
 |
|
|
|
|
|
|
|
|
.  |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
|
|
Anadolu Hisarı
Mehmet Rebii Hatemi Baraz
1944
yılında öğrenci olduğum rahmetli Hocam Reşad Ekrem Koçu Bey'in Boğaziçi
semtlerinin tek tek tarihçelerini kitaplaştırmak istemesinden doğan
düşüncesine saygı duyarak ve izinde yürüyerek 2007 yılının sonuna
doğru Anadolu Hisarı adlı kitabımı tamamladım.
Bu eserde Anadolu Hisarı'nda Bizans Devri kalıntılan, Osmanlı İmparatorluğu
Devri Anadolu Hisarı ve Cumhuriyetimizin 1995 yılına kadar olan
döneme ait yahlan, köşkleri, kasırları, çeşmeleri, camileri, Göksu
mezarlarında bulunan eski Türkçe kitabeli taşlan ve diğer sanat
eserleri ile Anadolu Hisarı'nda doğanlar, İstanbul'un başka semtlerinde
doğup Anadolu Hisarı'nda oturanlar ile Anadolu Hisarının tarihi
ailelerine ve renkli simalarına ver verilmiştir.
Çalışmalarım sırasında evlerden topladığım fotoğraflar, belgeler
ve basılı eserler arasında araştırdığım kaynaklan alfabetik bir
sıra içinde sizlere tanıtmaya çalıştım.
Mehmed Rebii Hatemi Baraz Bostancı Ekim 2007..............
.
Sayfa
Başı
|
|
|
|
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Küçüksu Mesire Yeri
belgeseli
Avukat Ferda Kazancıbaşı
Toplumun
beklentisi;
Tarihi Küçüksu Mesire Yeri'nin, doğal, tarihsel, kültürel ve turistik
özelliklerine uygun olarak projelendirilmesi ve geleneksel kimliğine
kavuşturularak dünya insanlığı adına geri kazandırılmasıdır.
Hazırlanan BELGESEL'de güdülen amaç;
Tarihi Küçüksu Mesire Yeri'nin projelendirilmesi ile görevlendirilmiş
Peyzaj Mimari dalında ve diğer uzman ekipler tarafından hazırlanacak
projenin, bölgenin geleneksel kimliğine uygun olarak şekillendirilmesi
çalışmalarına esin kaynağı olunmasıdır.
Belgesel yapıt, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerini bir bütün halinde
kucaklamaktadır.
Belgeselde, 1971 yılından itibaren baş gösteren talihsiz gelişmelere
de yer verilmesi kaçınılmaz olmuştur. Çünkü olumlu ve olumsuz tüm
gelişmeler hakkında herkesin ve bilhassa gelecek kuşakların bilme
ve öğrenme hakları bulunmaktadır. Bu nedenle belgesel hazırlanırken
talihsiz gelişmelere de yer verilmesi, topluma ve gelecek kuşaklara
karşı sorumluluk görevinin gereği olmuştur.
Bu yapıt'ın oluşmasında fotoğraf ve yazılı belgeler sunarak yardımcı
olan herkesin payı bulunmaktadır.
Dilerim ki, Tarihi Küçüksu Mesire Yer'i geleneksel kimliğine uygun
olarak toplum yaşamına geri kazandırılır ve aynı zamanda ülkemiz
ve yetkili makam ve kişileri adına Dünya insanlığı karşısında yüz
aklığı belgesi olur.
Avukat Ferda Kazancıbaşı 01 Nisan 2006 Cumartesi...............
.
Sayfa
Başı
|
|
|
|
BEYKOZ Kitabeleri
Ahmet Nezih Galitekin
...İstanbul’un
en eski ilçelerinden olan Beykoz’daki, tarihi çeşmeler, eski evler,
kitabeler gibi eski eserler koruma altına alınıyor.
Beykoz
Belediyesi, ilçenin zengin tarihi mirasını gelecek nesillere aktarmak
üzere gerçekleştirdiği tarih ve kültür envanter çalışmasını, üç
ciltlik ‘Beykoz Kitabeleri’ adlı kitabında topluyor.
Beykoz’daki
Osmanlı’dan günümüze ulaşan tarihi eserlerin üzerindeki kitabelerle,
Osmanlıca mezar taşlarının kayıt altına alınmasını kapsayan çalışmada,
59 cami ve çeşme kitabesi ile tarihi mezarlıklardaki 1403 mezar
taşı Türkçe’ye çevrildi. Ayrıca ilçedeki, kale, kuyu, mektep, nişangah,
menziltaşı, muvakkıthane, havuz, tekke ve türbelere ait kitabeler
tek tek fotoğraflanarak belgelendi.
Gün ışığına çıkartılan kitabelerin ilçe sınırları içindeki yerlerini
gösteren haritaların da yer aldığı Beykoz Kitabeleri, bir yandan
Beykoz’un tarihsel zenginliğini gözler önüne sererken, diğer yandan
gelecek kuşaklara ilçenin gerçek tarihini aktarıyor. Çünkü bugüne
kadar çoğu koruma altında olmayan kitabeler ya eski eser hırsızlığına
kurban gidiyor ya da bilinçsizlik nedeniyle zamanla tahrip ediliyor.
Oysa gerek ülkemizin gerekse Beykoz’un sanat tarihini doğru olarak
gelecek kuşaklara aktarabilmek için eserlerin kim tarafından yaptırıldığı,
inşa yılı ve tadilat yılı gibi bilgiler büyük önem taşıyor.
Gerçek tarih yeniden yazılıyor
Kitabelerin okunması ve fotoğraflanması sırasında zaman zaman ilginç
sonuçlara da ulaşılıyor. Hz. Yuşa türbesine ait olduğu sanılan kitabenin
aslında bir çeşme kitabesi olduğu ortaya çıktı. Türbeye yaklaşık
3 kilometre uzaklıkta olan Serviburnu’nda yer alan Abdülkerim Efendi’nin
çeşmesinin, yıllar önce belediyenin yol büyütme çalışmasına kurban
gittiği ve bu çeşmeye ait kitabenin Hz. Yuşa’nın türbesine konulduğu
anlaşıldı. 1308 yılında Sanayi-i Askeriye’de görevli Çavuş Abdülkerim
Efendi tarafından yaptırılan çeşme, zamanla yol büyütme çalışmalarında
yıkılmış ve ayakta kalan kitabesi de en yakındaki Hz. Yuşa türbesine
getirilmiş.
Camcılık ve spor tarihine yeni bir ışık
Kitabelerin kayıt altına alınması amacıyla yürütülen çalışma sırasında
ayrıca camcılık tarihi ile spor tarihine katkı yapacak bilgilere
de ulaşıldı. Şahinkaya Mezarlığı’nda ok sporcusu (kemankeş) Bilal
Ağa’ya ait mezar yeri ile yine ok müsabakaları sırasında kırılan
bir rekor için dikilen nişantaşı ortaya çıkarıldı. Paşabahçe’de
yaşayan cam ustalarının mezar taşlarından kim oldukları, hangi tarihler
arasında yaşadıkları gibi bilgilere ulaşılarak kayıt altına alındı.
................ .
Sayfa
Başı
|
|
|
|
Evvel Zaman İçinde Beykoz
Sözlü Tarihin Fotoğraf Albümü
...İstanbul’un
e
alındı. ................ .
Sayfa
Başı
|
|
|
|
Yüzyıllık Beykoz Hikâyeleri
Nazım ALPMAN
Mine G. Kırıkkanat yazısı
Beykoz tarihinde “Hafiye” diye anılan Fıtret Kurcan, 1.60 boyunda
ve bir ayağı çocukluğundan beri engellidir. Beykoz futbol takımının
hastasıdır, dışarlak maçlarını da kaçırmaz. 1972-73 sezonu ilk yarısının
son maçı ve üçüncü ligdeki Beykoz deplasmanda, iddialı bir takım
kuran Çanakkale’ye karşı oynamaktadır.
Beykozlu
Haldun bir gol atar, ama sayılmaz. Maç 0-0 berabere biter. Olaylar
çıkar. Hafiye de maç sarhoşudur... Beykoz’lular şehirden ayrılırken,
araba vapurunun güvertesinde ellerini boru yapmış, haykırır: “Çanakkale,
Çanakkale, seni kurtaranın da...”
Ama aynı Hafiye, normal zamanlarda hem Mustafa Kemal’ci hem de solcudur.
Tüm
Türkiye gibi Beykoz’un da 12 Mart’ın kurşun ağırlığı altında ezildiği
1972 yılında, ilçe seçmen kitlesi sağcı Adalet Partisi eğilimliyken,
Hafiye tek başına kalsa da solda tutar dümeni.
Deniz
Gezmiş’in, Sivas Gemerek’te yakalandığı günlerdir.
Beykoz
iskelesinin hemen yanındaki Rasim’in Kahve halkı, solcu öğrenci
lideri Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını resmi devlet diliyle tanımlamaktadır:
“Anarşistler!”
Masalarda
anlatılan “anarşist” masallarının bini bir paradır (ya da yaradır).
Yok Rusya’dan para alıyorlarmış da, yok ağır silahları, çok adamları
varmış da, bütün bankaları soyacaklarmış da, mış, miş, muş...
Sonunda
Hafiye’nin kafasının tası atar. Bir sessizlik anında, bütün kahvenin
duyabileceği yüksek sesle, önündeki gazeteyi okumaya başlar:
“Deniz
Gezmiş yakalandı! Yapılan üst aramasında, sağ arka cebinde bir mitralyöz,
ceketinin iç cebinden bir denizaltı, pantalon ceplerinden iki adet
askeri jet uçağı, gömlek cebinden ise bir spor toto kuponu çıktı!”
Hayatımda çok özel bir yeri olan, çünkü tanıdığım en iyi yürekli
insanlardan biri ve hatta “vefa belleği” Nazım Alpman, Beykoz’un
sözlü tarihini yazdı. “Yüzyıllık Beykoz Hikâyeleri” başlığı ve çok
özenli bir baskıyla Beykoz Belediyesi Kültür Yayınları’nın 7. ürünü
bu kitap, son zamanlarda okuduğum en hüzünlü ve eğlenceli yapıt.
Beykoz’un AKP’li belediyesinin takdir edilesi bu girişimi, umarım
başka kentlere, başka ilçelere de bulaşır. Üstelik biri pahalı,
biri ucuz iki baskı halinde yayınlanmış, Beykoz’a yolunuz düşerse,
oradan almanızı salık veririm, çünkü mahalleliye torpil geçilmiş,
yerinde yüzde 40 indirimli satılıyor.
Beykoz
Genç Futbol Takımı’nın eski kalecisi Muharrem Ergül, 2003’te Belediye
Başkanı olduğu ilçeyi, bakın nasıl anlatıyor:
“Çocukluğumun
geçtiği yerler, Ermeni mahallesi, Ali Bey Sokak, Şahinkaya ve Yalıköy...
Buralarda çok farklı ve güzel insanlarla yaşıyorduk. Onlardan biri
Hristo’ydu. Okul arkadaşım Seta vardı. İşte Merkez Camii, yazın
babamız dinimizi öğrenelim diye bizi camiye gönderirdi. Çocukluk
tabii, bazen kaçar, kilisenin bahçesindeki meyvelere dadanırdık.
Papaz efendi bizim kulağımızı çeker, ‘Siz yine camiden kaçtınız
değil mi? Koşun gidin camiye!’ derdi. Biz öteki ile barışık yaşamayı,
onunla tasada kederde aynı olduğumuzu öğrendik.
O
öğrendiklerim, bütün yaşamımı yönlendirdi, biçimledi. Ve kolaylaştırdı.
Çok
özlüyorum onları. Keşke burada olsalardı. Geçenlerde Amerika’dan
biri aradı. Mustafa Yavuz’un Bir Zamanlar Beykoz, albümü geçmiş
eline. Orada kendi evini görmüş. Beni aradı, ağlayarak aradı. Muharrem,
dedi, ‘Kuş olup kanatlanıp gelsem,’ dedi. Mahalleden arkadaşımdı...”
Gayrimüslimlerinin yüzde 99’unu kâh döverek, kâh söverek, ama çoğunu
“yaşam alanı”nı daraltarak gönderen Türkiye’ye, nedense yüzde 99
Müslüman olmak da yetmedi, sevgili okurlar... Eskiden gayrimüslimlerle
Müslümanlar arasındaki uçurum, bu kez, belki de gerçek rakip yokluğunda,
koyu Müslümanlarla, açık Müslümanlar arasında derinleşiyor. Gidenler,
kuşkusuz ve her zamanki gibi uygarlar olacak...
Ve
geride kalanlar, kırmak için bula bula, nihayet kendilerini yansıtan
aynaları bulacaklar karşılarında. .........
Sayfa
Başı
|
|
Çeşmibülbüle
Gizlenmiş Abıhayat Beykoz
Ali Bilir
Beykoz'da
kalan ya da Beykoz'a uğrayan her medeniyet burada bir iz bırakmıştır.
Kuşkusuz Beykoz'un bugünkü imarının temellerini atan,onu bir merkez
haline getiren ise Osmanlılardır. Anadoluhisarı'nı inşa eden Yıldırım
Bayezid'ten itibaren özel bir öneme kavuşan Beykoz, Fatih'le birlikte
Osmanlılar için eğlence ve dinlencenin merkezi haline gelmiştir.
Hoş ve güzel havası, av alanlarının genişliği hemen hemen tüm
padişahların dikkatini çekmiş, birçok padişah burada köşkler,
kasırlar, has bahçeler yaptırmıştır. Bunun yanı sıra cami, çeşme
gibi birçok hayır eserini Beykozlulara armağan etmişler, bu konuda
da devlet erkânına örnek olmuşlardır..............................................................................................................................
Sayfa
Başı |
|
|
Edebiyatın
Belleğinde Yaşayan Beykoz
Alim Kahraman
"Bu
kitap, zaman ve mekan boyutu gözetilerek, bir semti kendi sosyal
yaşantısı içinde, yeniden inşa etmek isteyen bir duyarlılığın
eseridir.
Çalışma
alanımız edebiyat oldu. Edebiyatan sadece belli formları anlamadık.
Şiir, hikaye, roman gibi edebiyat türlerini odağa almamıza rağmen,
edebiyatçılara ve dil zevki taşıyan sanat, kültür ve toplum adamlarına
ait hatıra metinlerden büyük oranda yararlandık. Bu bağlamda,
geçmiş dönemlere ait seyahatname ve tarih metinlerini de "edebiyat"
kavramının sınırları içinde gördük. Onların sayfaları arasında
rastladığımız sosyal yaşantı ve insan halleriyle ilgili hiçbir
ayrıntıyı atlamamaya çalıştık."...................................................................................................................................................
Sayfa
Başı
|
|
Geleneksel
Türk Dericilik Sanayii Ve BEYKOZ FABRİKASI
Boğaziçi'nde Başlatılan Sanayi…
Prof. Önder Küçükerman
Sümerbank Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanmıştır
Yayına hazırlayan ve düzenleyen, Önder Küçükerman
Dizgi, film, baskı Apa Ofset Basımevi ve Ticaret A.Ş. İstanbul
Cilt, Emin barın, Barın Yazı ve Cilt Sanayii, İstanbul
1. Basım, 1988, İstanbul
ÖNSÖZ
Adnan Kahveci, T.C. Devlet Bakanı
Bu kitapta üzerinde durulan 'Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası',
19.Yüzyıl'ın başlarında Batı'da gelişen Sanayi Devrimi ile karşı
karşıya kalmış geleneksel dericilik sanayiimizin en önemli tesislerinden
birisidir. Bir başka deyişle, Batı'dan gelen böyle güçlü bir etki
ile, ülkede geliştirilmeye çalışılan 'Sanayileşme düşüncesi'ni
uygulamaya geçirebilmiş en eski fabrikalarımızdan birisidir.
Beykoz Fabrikası, gerçekte Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u almasıyla
birlikte kurmuş olduğu çok geniş bir dericilik organizasyonunun
zaman içindeki gelişimlerinin son ve en önemli halkasıdır. Bu
yönüyle, İstanbul'daki 'Kazlıçeşme deri sanayii' eski ünlü 'Saraçhane'
ve Beykoz Fabrikası, tarih içinde birbirleriyle çok sıkı bağlar
içinde bulunmuşlardır. Ancak Beykoz Fabrikası, geleneksel yollarla
çalışmış olan bu iki önemli tesisin yanında, o günlerin modern
teknolojisini en etkili ve yaygın biçimde uygulayan bir sanayi
kompleksi olarak özel bir önem taşımaktadır.
Gerçekte, kısaca 'Beykoz Fabrikası' diye isimlendirilen bu tesis,
kumaştan kağıda, camdan porselene, deri ve ayakkabıdan askeri
giyime kadar çok çeşitli teknolojiyi bünyesinde geliştirebilmiş
bir kuruluştur.
Beykoz Fabrikası'nı Türk sanayi tarihi içindeki yeri, ürünleri
ve çağının olayları ile birlikte inceleyen bu araştırma ile, 1810'lu
yıllarda çalışmaya başlayıp, hala aynı konuda üretimini geliştirerek
sürdürebilen ve birçok yönüyle bugünkü modern Türk dericilik sanayiine
bir tür okul görevi yapmış olan bir fabrika, genç kuşaklara tanıtılmaktadır.
Bu ünlü fabrika, varlığını sürdürdüğü çok uzun bir dönem içinde,
geniş bir kadro yetiştirmiş, 1935'lerde kurulmuş olan Sümerbank'ın
temel direklerinden birisi olmuş, kendi alanında birçok yeni tesisle,
gelişen teknolojilerin ülkemizdeki uygulayıcısı olmuştur. Böyle
bir öncü rolüyle bir yandan üretim yapmış, diğer yandan da yeni
kuşakları, ileri düşünce sistemlerine doğru itmiştir.
İşte bu kitap, Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası'nın özellikle
bu rolü üzerinde durmakta ve bir anlamda bugünkü dericilik potansiyelimizin
uzun ve ilginç tarihinin başlangıç günlerinden günümüze uzanan
dönemine ışık tutmaya çalışmaktadır.
Türk dericilik tarihinin son birkaç yüzyıldaki ilginç bir kesitini
ortaya çıkaran bu kitabın yazarına ve katkıda bulunanlara saygılar
sunarım.
SUNUŞ
Ahmet Özerdim, Sümerbank Genel Müdürü
Yayına sunduğumuz bu belgeselimiz ile, Türk sanat tarihinin önemli
bir bölümü, deri ve kundura sanayiimizin doğuşundan bugüne kadar
olan gelişimi de belgelenmiş olmaktadır.
Eser her ne kadar sadece Beykoz Müessesemiz için hazırlanmış ise
de müessesenin bugün de olduğu gibi ülkemizin mevcut tüm teknolojilerini
uygulamış, en ileri ve kapasitesi en büyük kuruluşu olması nedeniyle,
bu daldaki ülke sanayiimizin dünden bugüne tüm değişimine de ışık
tutmaktadır.
1810 yılından bu yana çalışmasını hiç durdurmadan sürdürebilmiş
olan bu 'Sanayi kompleksi', geleneksel Türk dericilik sanatının
ve sanayiinin içinde çok önemli ve ilgi çekici bir rol oynamış
bulunmaktadır. Hala, ilk kurulduğu yerde, 1810 yılından bu yana,
gelişerek üretimini sürdürmekte ve Beykoz'da çevresiyle birlikte
bir 'Dericilik kültürü' oluşturmaktadır. Ayrıca, ilk kuruluş günlerinden
bugüne kadar gelebilen birçok tarihi mirası da korumaktadır. Bu
yönüyle, 1810'lu yıllardan bu yana bir yandan geleneksel Türk
dericilik sanayiinin eserlerini sürdürmeye çalışmakta ve diğer
yandan da çağın en yeni üretim tekniklerinin ülkemizdeki önemli
bir uygulayıcısı olmaktadır.
Hocamız, kıymetli araştırmacı Prof. Önder Küçükerman'ın titiz
ve ciddi çalışmalarıyla hazırlanan bu dizinin ilk eseri olan 'Anadolu'nun
Geleneksel Halı ve Dokuma Sanatı İçinde HEREKE FABRİKASI' 1987
yılı başlarında yayımlanmış, ikinci eser 'Dünya Saraylarının Prestij
Teknolojisi : Porselen Sanatı ve YILDIZ ÇİNİ FABRİKASI' 1987'nin
sonlarında yayımlanmıştı. Bu dizinin üçüncü eseri olan 'Türk Giyim
Sanayii Tarihindeki Ünlü Fabrika 'FESHANE' DEFTERDAR FABRİKASI'
ise 1988 yılı içinde yayımlanmıştı. Bu dizinin dördüncü eseri
olan 'Geleneksel Türk Dericilik Sanayii İçinde BEYKOZ FABRİKASI,
Boğaziçi'nde Başlatılan Sanayi' kitabıyla da 1810 yılından 1988
yılına kadar geçen dönemin tarihçesiyle, Beykoz Fabrikası'nın
Türk sanayi tarihi içindeki yerini ve önemini, çok zengin arşivi
ve ürünleriyle, sanat ve bilim dünyamıza kazandırmış oldular.
Eserin belirgin bir tarzda ortaya koyduğu bir gerçek var; 1800'lü
yılların başında sanayi tesislerinin kuruluşu için düşünülen temel
ilkelerle bugünkü ekonomik koşulların ön plana çıkardığı şartlar
arasındaki benzerlik. Zannediyorum bu yargıyı okurlarımız da benimle
paylaşacaklardır.
Prof. Önder Küçükerman'ın özlü ve akıcı anlatımı ile, eserin incelenmesi
çok daha ilginç hale geldiği gibi, aynı zamanda öğretici bir özellik
de kazanmıştır. Bizim için çok anlamlı olan katkıları ve kazandırdıkları
bu eser için kendilerine ve tüm emeği geçenlere şükranlarımı sunuyorum.
Ankara 20.7.1988
GİRİŞ
Prof. Önder Küçükerman
İstanbul'da, Boğaziçi'nin en güzel bölgelerinden olan Beykoz'da,
dik tepelerin denizden uzaklaşıp, yerini, içinden sular akan geniş
düzlüklere bıraktığı geniş bir kıyı parçası. Ve bu yeşilliklerin
derinliğinde, 1810 yılından bu yana hemen hiç durmaksızın çalışan
ve herkesin çok iyi tanıdığı ünlü fabrika:
. İlk ismiyle 'Tabakhane-i Klevehane-i Amire'
. Sonraki ismiyle 'Beykoz Teçhizat-ı Askeriye Fabrikası'
. Ve en son ismiyle ise 'Sümerbank Deri ve Kundura Sanayii Müessesesi'...
* * *
Bu kitapta geleneksel Türk dericilik sanayiinin ve sanatının içinde
çok ilgi çekici ve önemli bir yeri bulunan Beykoz Fabrikası'nın
kuruluşundan günümüze kadar geçen çeşitli dönemleri incelenmektedir.
Ancak, önce şöyle bir soru ile bu işe başlamak daha doğru olur:
Bu fabrika hangi açıdan önemlidir? Ve bu önem nereden gelmektedir?
Bu sorulara birkaç yönden, birkaç değişik cevap verilebilir. Bunları
kalın çizgilerle ortaya koyalım.
Öncelikle, Beykoz Deri fabrikası, 1810'lu yıllarda kurulup üretime
başlayan ve aradaki uzun zaman dilimi içinde karşı karşıya kalmış
olduğu pek çok engeli aşıp 1988 yılına kadar gelebilmiş olan en
eski fabrikalarımızdan birisidir. Diğer bir deyişle Osmanlı Devleti,
özellikle de ordusu için çok önemli yeri olan iki sanayi ürünü
grubunun ihtiyacının karşılanması amacıyla Beykoz Fabrikası'nı
kurmuştur: Deri ve kundura.
Bu arada göz önünde bulundurmak gerekir ki, Fabrika'nın kurulduğu
1810'lu yıllar Batı'da sanayi devriminin çok canlı ve etkili olmaya
başladığı bir dönemdir. Bu yüzden Batı'da her türlü üretim alanında,
her gün daha yeni teknikler ve makineler geliştirilmektedir.
Bilindiği gibi 1826 yılında yeni kurulan ordu düzenine göre, Türkiye'de
askeri düzen ve bu arada da askeri giyim değiştirilmektedir. İşte
o günlerde çok büyük boyutlu olan bu istek nedeniyle ülkenin çok
miktarda deri ürünlerine ve ayakkabıya ihtiyacı vardır. Üstelik,
o tarihleri incelememize yardımcı olan çeşitli belgelerden izlenebildiği
kadarıyla, ülkede ortaya çıkmaya başlayan bu açığı kapatabilmek
amacıyla Avrupa fabrikalarında üretilen mamuller de ithal edilmektedir.
İşte bütün bu büyük ölçekli ve ciddi ihtiyacın, o yılların teknik
şartları içinde ancak çok modern ve büyük hacımlı bir sanayi tesisi
kurularak karşılanabileceğinin daha 1810'lu yıllarda ortaya çıkmış
olduğu görülüyor. Nitekim Devlet, hemen gereken girişimleri başlatır.
Beykoz'un ünlü bahçelerinin içindeki akar su, o yıllarda kurulacak
bir endüstri için en öncelikle temel güç kaynağı olduğu için,
bu derenin çok çekici bir özellik taşımış olduğu anlaşılıyor.
Nitekim aynı nedenle Beykoz'da daha önce de çeşitli sanayi tesisleri
kurulmuştur.
1805 yılında, Akbaba Köyü'ndeki Hanife Hanım, sahip olduğu değirmenin
akarsuyunun, böyle büyük bir sanayi bölgesinin Beykoz'a kurulması
için en önemli nedenlerden biri olduğunu o gün, her halde hiç
düşünmemişti.
Ancak bu akarsu, Beykoz'da 1805 yılında, önce III. Selim'in 'Çuha
ve Kâğıt Fabrikaları'nın, daha sonra da 1812'de 'Debağhane-i Klevehane-i
Amire'nin', 1845'de 'Çini ve Cam Fabrikasının', bütün bu önemli
tesislerin arasında yer alan ünlü 'Beykoz Kasrı'nın kurulmasını
sağlamıştı.
Hatta, sadece Beykoz'a değil, çok yakınındaki Paşabahçe ve İncirköy'e
bile etki yapmıştı. Çünkü İncirköy'deki bir başka küçük akarsu
da, orada aynı tarihlerden başlayarak Tuğla Fabrikası, İspermecet
Mumu Fabrikası, Cam Fabrikası, Şişe Fabrikası, İspirto Fabrikası
gibi birçok sanayi tesisinin kıırulmasını etkilemiştir.
Yani kısacası, görülüyor ki Beykoz'un dereleri yüzünden Boğaziçi'nin
yeşillikler içindeki kıyıları 1800'lerin ilk günlerinden beri
kazanmış olduğu ünün yanında ayrıca da ileri bir sanayi bölgesi
olmuştur.
* * *
Beykoz Fabrikası, bugün ilk kurulduğu yerde gelişerek üretimini
sürdürmektedir. Bu fabrika ve ilk kuruluş günlerinin hatıralarını
taşıyan pek çok şey bugün de yerli yerinde durmaktadır. Ancak
zaman içinde ortaya çıkmış olan çeşitli ihtiyaçlar nedeniyle,
çeşitli dönemlerde buradaki birçok eski yapı yenileştirilmiş,
üretimde kullanılan teknolojilerin değişmesiyle de fabrikalardaki
makinalar hemen hemen bütünüyle yenilenmiştir.
Ancak, 1810 yıllarından bu yana değişmeyen tek şey, geleneksel
Türk dericilik sanayiinin en başarılı eserlerini elde etmeye çalışılmasıdır.
* * *
Bu kitapta izleyeceğiniz olaylar, genellikle pek çok arşiv ve
eski kaynağın uzun süren taranması sonunda ortaya çıkarılabilmiştir.
Çünkü Beykoz Fabrikası ile ilgili ayrıntılı bir arşiv bulunamamıştır.
Hemen anlaşılacağı gibi, böyle bir durumda, 1810 yılında kurulup
üretime başlayan bu fabrika ile ilgili bilgileri toplama çalışmasında
pek çok zorluklarla karşılaşılmıştır. Bu uzun süre içinde, fabrikanın
gerek üretim tesislerinde kullanılan tekniklerde ve gerekse mimarisinde
sürekli değişiklikler olmuştur. Ayrıca bu fabrika, yönetim açısından
da birkaç temel değişiklik geçirmiştir.
Bütün bunlar ortada olduğuna göre, bu uzun süreyi aydınlatabilecek
belgelerin zaman içinde niçin dağılmış bir halde olduğu daha kolay
anlaşılmaktadır.
Bu çok uzun süreyi aşarak günümüze kadar gelebilen Fabrikanın
arşivleri arasında ise sadece eski yıllardan kalan birkaç kayıt,
bazı ayakkabı örnekleri ve çeşitli fotoğraflar bulunmaktadır.
Bu yönüyle, bir bakıma Türk Askeri dericilik sanayii ve teçhizat
tarihi açısından çok önemli bir belge niteliği taşıyan Beykoz
Fabrikası'nın artık daha büyük bir dikkatle korunması ve değerlendirilmesi
gerekmektedir.
İstanbul 1987 ...............................................................................................................................................................
Sayfa
Başı
|
|
Türk
Cam Sanatı ve Beykoz İşleri
Fuat Bayramoğlu
.Memleketimizin
mamulleri arasında eski bir Türk sanat eseri ve Türk zevkini
yansıtan özel bir tür olarak, çeşitli cam ve kristal eşya yapılmış
ve bunların ilk yapıldıkları yer dolayısıyla "BEYKOZ"
adı ile anılmaları adet olmuştur.
Beykoz camları hakkında bir incelemeyi ilk defa bundan 13-14
yıl önceleri, Tahran (İran) da görevli bulunduğum sıralarda
kaleme almıştım. Bunun nedeni biraz da, orada Beykozlardan bir
koleksiyon yapmak arzusunun doğması ve oldukça ilginç bir koleksiyon
toplamayı da başarabilmiş olmamdır.
İlkin daha çok, bilgi edinmek arzusu ile başlayan bir araştırma,
giderek yayımlanacak bir inceleme biçime getirilmek heves ve
çabasına dönüştü. Konunun incelenmesi için o tarihte başvurabildiğim
yazılı kaynaklar çok sınırlı olmuştu. Aslında da, Türk camcılığının
ve cam endüstrisinin çok eski bir tarih ve geleneği bulunmasına
rağmen bu konuda memleketimizde yayımlanmış eserlerin sayısı
ve önemi hayli azdır; konuya yaraşır genel ve büyük bir eser
yoktur. Yabancı kaynaklardan da bazı ilginç bilgiler verilmiş
olmakla birlikte, tarafsız olamayan,'ya da kasıtlı olan yayım
ve fikirlere rastlanmaktadır. Bu hal en ciddî bazı Avrupalı
yazarlarda bile tesadüf edilen bir düşünce tarzından, ya da
bilgisizlikten doğmaktadır. Örneğin, İstanbul'da yapılmış bir
XVII inci yüzyıl saati, Viyana Savaş Müzesinden, ekspertiz için
gönderildiği British Museum'da incelenilince, yazıları ve makinesinin
Avrupa yapısı olmadığını anlayabilen İngiliz bilirkişilerin
mütalâası; "Saat Türk yapımıdır, muhtemel olarak Galata'da
çalışan Avrupalı ustalar tarafından yapılmıştır" (1) Niçin
acaba ustaların Avrupalı olabileceği ileri sürülüyor? Benzeri
bir saat Topkapı Müzesinde vardır ve "Amel-i meşhur Şeyh
Dede" dir, (No. 16/1544). Yine, Londra'da British ve Victoria
& Albert müzelerinin Türk çinileri ve kumaşları hakkında
ilginç broşürleri vardır. Ama onlarda da, bu eserleri yapmış
olanların Türk ustaları olduğunu kabul etmemek eğilimi ve gayreti
görülür. (2) Türk camcılığı hakkında da bir ölçüde durum aynıdır.
Ama yavaş yavaş gerçekler öğrenildikçe, kasıtlı, taraflı yayımların
itibar ve değeri kalmamaktadır. Gerçeklerin tanıtılması yönünden
Türk inceleyicilerine büyük görev düşmektedir.
Konumuz olan Beykoz'lara dair bugünkü bilgilerimiz sınırlı,
müphem ve dağınıktır. Bu nedenle biz, bu incelemede, camcılık
tarihimiz için yazılı kaynaklar ve daha önce yazılmış yerli
ve yabancı eserlere dayanmakla birlikte konuyu bir ölçüde de
şifahi bilgilere, şahsî müşahedelere, hatta bazı tahminlere
ve istidlallere dahi yer vermek, koleksiyonumuzdaki parçalardan
yararlanmak suretiyle işlemekte fayda olduğuna inanıyoruz. Başka
bir deyişle bu satırlar sadece metotlu bir inceleme değil, onun
yanında nitelikleri de anlatan bir hatıra demeti sunmak şeklinde
de olmuştur. Bu usulü gütmekteki maksadım, ileride başka inceleyicilere
saptayabilecekleri malzeme hazırlamak arzusudur.
Prof. Semavî Eyice, Roma'da bir kısmını görmüş olduğu şahsi
koleksiyonumuzdan bir makalede bahsederken, bunların Beykoz
olduklarını tasrihen zikretmeyip, sadece derlendikleri İran'dan
söz etmiştir. Bu ifadeleri zihinlerde belki tereddüt yaratabilir,
diyerek bir noktayı açıklamak istiyorum. Koleksiyondaki parçaların
seçilmesinde büyük titizlik göstermeye ve Türk mamulâtı olmalarına
elden geldiği kadar dikkat ettik. Bu konuda bize İstanbul antika
tüccarlarından Bay Davut Musazade'nin yol gösterici büyük yardımları
olmuştur. Koleksiyonumuzda bulunmayan bazı parçalar da Ankara
Etnografya Müzesiyle Topkapı Sarayı Müzesinde ve bazı başka
özel koleksiyonlarda, aranıp incelenmiştir. Ancak, yayımlanan
resimler arasında, özel bir kayıt konulmamış bütün parçalar
koleksiyonumuza aittir.
Bu incelemeyi hazırlarken yardımlarını gördüğüm Ankara Etnografya
ve İstanbul Topkapı Müzelerinin Müdür ve ilgili elemanlarına
teşekkürlerimi sunuyorum.
Fuat BAYRAMOĞLU......................................................................................................................................................
Sayfa
Başı
|
|
Bir
zamanlar Beykoz
Mustafa Yavuz
Beykoz fotoğraflarından oluşan bir albüm kitap
yayımlandı. Yıllardır topladığı Beykoz fotoğraflarını bir araya
getiren Mustafa Yavuz'un hazırladığı albüm kitapta 1854 yılında
ilçeye gelen Eduardo Ernesto de Caranza'nın deklanşöründen çıkmış
görüntüler de yer alıyor
Son
yerel seçimde göreve gelen Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül,
mazbatasını aldıktan birkaç gün sonra Mustafa Yavuz'u arıyor:
'Mustafa Abi, Beykoz'la ilgili bir kitaplık oluşturmak istiyorum.
Tosya'nın beş kitabı var. Hafik'in iki kitabı var. Hatta Kargı'nın
bile bir kitabı var. Beykoz'un ise yok. Şimdi senden başlamak
istiyorum, görev sürem boyunca 15 Beykoz kitabı yapacağız.'
Bu
konuşmanın üzerinden iki ay geçiyor ki, Beykoz Belediyesi Kültür
Yayınları'ndan 'Bir Zamanlar Beykoz' albümü çıkıyor. Tabii bu
Beykoz kitabı ha deyince basılacak bir eser değil. İçinde 1854
yılında ilçeye gelerek bilinen ilk Beykoz fotoğraflarını çeken
Eduardo Ernesto de Caranza'nın deklanşöründen çıkmış fotoğraflar
bile var. Şimdiye kadar çıkmış en kapsamlı Beykoz kitabında imzası
bulunan Mustafa Yavuz, ilçenin güvenilir markası 'Yavuz Kardeşler'
ailesinden... 1925 yılından itibaren ticaretle iştigal eden ailenin
üçüncü kuşağından Mustafa Yavuz 1948'de Mescid Sokak'ta dünyaya
geliyor. Amcası tekstil-konfeksiyon ürünleri satan mağazasını
işletirken babası inşaat malzemeleri satan dükkanın başında bulunuyor.
Mustafa Yavuz, öğrencilikle birlikte iş hayatına da atılıyor.
O nedenle genç yaşta 'eski bir esnaf' oluveriyor. Kitap işine
gelince...
Mustafa
Yavuz 'İş hayatının temposu belli bir seviyeye gelince durup bakıyorsunuz.
Doğup büyüdüğünüz yerler yavaş yavaş kayboluyor. İnsanın içini
hüzün kaplıyor' diyor.
Bunu
en çok ne zaman hissettiniz?
1980'lerden
itibaren... Bizim Beykoz'umuz kayboluyordu. Yoğun göç dalgası
kent kültürünü hızla eritiyordu. İstanbul ile birlikte ilçemin
de mimari dokusu, bitki örtüsü değişiyordu.
Nasıl?
Eski güzelim ahşap evler müteahhitlere verilerek apartman haline
getiriliyordu. Sonra ağaç dikme kültürü de değişti. Eskiden İstanbullular
kendileri için değil, kentleri ve gelecek nesiller için ağaç dikerdi.
Dişbudak, çınar, ıhlamur, at kestanesi, çitlembik... Bunlar geç
büyüyen zor ve güzel ağaçlardır. Göç dalgasıyla birlikte İstanbul
kavak ağaçlarıyla kaplandı. Artık gelecek için değil, kendileri
için ağaç dikmeye başladı yeni hemşerilerimiz. Dikecek ve hemen
ağacın büyüdüğünü görecek!
AHMET
MİTHAT EFENDİ'NİN KIRMIZI YALI'SI BİLE BEYAZA BOYANDI
Bu
olumsuz gelişme sizi nereye götürdü?
Eskiden beri tarihe karşı ilgim vardı. Pul satan dükkânlardan
Beykoz kartpostalları almaya başladım. Sonradan öğrendim ki, bunlar
kolay bulunan harcıâlem şeyler. Değerlilerinin müzayedelerde satıldığını
öğrenip katılmaya başladım. Yaklaşık 20 yıldır, Beykoz fotoğrafları,
resimleri ve gravürleri topluyordum.
Kitap
için mi?
Hayır kendim için... Kitaplaştırma projesi Belediye Başkanı Muharrem
Ergül'ün kışkırtmasıyla oldu. Bu açıdan ona teşekkür borçluyuz
biz Beykozlular...
Mustafa
Yavuz bir yandan eski Beykoz belgeleri toplarken bir yandan da
var olan Beykoz'un fotoğraflarını çekiyor. Ve bir gün...
'1997'de
Beykoz Vakfı'nda bir dia gösterisi yaptım. Hem eski Beykoz'u hem
de şimdikini gösteriyordum. Eskiden Beykoz'da çok fazla azınlık
yaşardı. Onların son kalanlarını da davet ettim. Ermeni Kilisesi'nin
iç çekimlerini gösterip anlatırken birden durup soruyordum:
'Doğru
mu söylüyorum Varujan?'
'Evet Vre doğru söylersin!'
Herkes
dönüp sesin geldiği yere bakıyordu. Böylece Beykoz'da Ermenilerin
yaşadığını da o sırada gösterdim. Ne yazık ki, dört kişi kaldılar.
Rum ve Yahudi hiç kalmadı. Ama Rum kilisesi duruyor.'
Beykoz
giderek anılarda kalmaya devam ediyor. Öyle ki Beykoz'un simge
yapılarından biri olan Ahmet
Mithat Efendi'nin 1890'dan ölünceye kadar (1912) yaşadığı evi-tarihi
adıyla-Kırmızı Yalı, bile şimdiki sahipleri tarafından beyaza
boyanmış bulunuyor.
Bir
Beykozlu tarafından hazırlanmış en kapsamlı Beykoz Kitabı, Boğaz'ın
zengin tarihli ilçesine çok yakışan bir ilk adım niteliği de taşıyor.
Beykoz kitabı satılmıyor, Beykoz Belediyesi'nden temin edilebiliyor.
Keşke satılsa da isteyen herkes alabilse...
|
Bir
zamanlar Beykoz
Mustafa Yavuz
Bir Zamanlar Beykoz adlı albüm, Osmanlı döneminde ünlü bir mesire
ve sayfiye yeri olan,
kürek yarışlarına, şenliklere ev sahipliği yapan bir ilçenin yaşadığı
değişimi yansıtan bir belge...
Bir zamanlar İstanbul'un gözbebeği olan Beykoz, bugün gözden düşmüş
ilçelerin başında geliyor. Eskiden ormanları, korusu, bağ ve bahçeleriyle
ünlüymüş; sayfiye ve mesire yeriymiş. Çeşitli uygarlıklara ev
sahipliği yapmış, 2 bin 700 yıllık bir geçmişe sahip. Ama tarihinin
hiçbir döneminde son 50 yılda olduğu kadar horlanmamış, hırplanmamış.
Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül, ilçesine sahip çıkmak
amacıyla ve bugüne kadar ilçenin 'müstakil tarihi'nin yazılmamış
olmasından duyduğu hicapla harekete geçmiş... Bir Zamanlar Beykoz
albümü işte böyle gecikmiş bir farkındalığın ürünü. Belediyenin
kültür yayınlarının ilki olan albümün tasarımcısı ve editörü Mustafa
Yavuz, doğma büyüme Beykozlu. Çocukluğunun geçtiği koru, çayırlar,
spor kulübü, çeşmeler belleğinde unutulmaz izler bırakmış. 1970'lerden
itibaren hızla kaybolan sosyal dokuyu, gelecek kuşaklara aktarabilmek
tutkusuyla fotoğraflar ve belgeler toplamaya, yörenin tarihini
araştırmaya koyulmuş.
Ruhunu
kaybeden ilçe
Tarihçilere göre Bizans döneminde bir balıkçı köyü olarak varlığını
sürdürür Beykoz. Fetih sonrası 16. yüzyıldan itibaren Müslüman
nüfus ağırlığını koymaya başlar. Evliya Çelebi'nin seyahatnamesine
göre Beykoz'un iskeleleri, dalyanları, bağ ve bahçeleri ünlüdür.
18. yüzyılda bir mesire yerine dönüşür; Kanlıca, Göksu dereleri,
Çubuklu ve Tokat bahçeleri ile Boğaz'ın incisidir artık. 19. yüzyıldan
itibaren padişahları, devlet adamlarını ağırlar. Yine bu yüzyılda
kurulan fabrikalar ve sanayi atölyeleriyle ekonominin ağır topu
olur. Cumhuriyet sonrası da bu geleneği sürdürür. Rakı ve ispirto,
cam, deri fabrikaları, akaryakıt ve dolum tesisleri kurulur. Ahali
için istihdam yaratılır, ama gerek çevre kirliliği gerekse sosyal
dokunun değişmesi sonucu Beykoz 1960'lardan sonra sayfiye ve mesire
olma özelliğini yitirmeye başlar. Bir zamanlar kadınlı erkekli
denize girilen, kayık yarışlarının yapıldığı, büyük deniz şenliklerine
sahne olan kentin bu gözde mekânı, kırsal kesimden göç edenlerin
kültürüne teslim olur. Eski şenlikli yüzünü de yitirir, asık suratlı,
muhafazakâr bakışın güçlendiği bir yer haline dönüşür.
Bugün ise Beykoz yeniden bir değişim içinde; fabrikalar teker
teker kapanıyor. İşsizlik hükûm sürüyor. İşini kaybeden işçiler
başka kentlere göç ediyor. Esnaf eski gücünü yitirmiş. Beykozlular
kapanan fabrikaların yerine neyin konulacağını merakla bekliyor;
ilçenin turizme açılacağı, kapanan fabrikaların yerine sosyetik
mekânların boy göstereceği söyleniyor, ama söylentilerin henüz
aslı astarı yok.
Uzun söze ne hacet! Bir Zamanlar Beykoz albümündeki resimler yüz
yıllık başkalaşımı açık ve net sergiliyor... Albümde, ilçenin
bağlık bostanlık olduğu yeşil dönemlerde yapılmış renkli ve siyah
beyaz gravürler, Padişah Abdülmecit tarafından şehrin planlanması
için İstanbul'a getirtilen Ernesto de Caranza'nın çektiği 1854
tarihli siyah beyaz fotoğraflar, imzasız onlarca fotoğraf ve yüzyıllık
kartpostallar bulunuyor.
Resimlerin
söyledikleri
İşte, albümden seçmeler: Yûşa Tepesi'nden kuşbakışı Boğaz... Hünkâr
İskelesi kıyılarında gezinen saltanat kayıkları; Türk ve gayrimüslümlerden
oluşan esnaf, macuncu, sakacı, baca temizleyicisi, balıkçılar,
seyyar dondurmacılar ve şerbetçiler, semerciler; kahvehanelerden
insan manzaraları; sosyetik mesire alanları; yandan çarklı vapurlar;
ünlü yalılar; Terlikçiler Loncası'nın Beykoz Çayırı'nda yaptıkları
kuşak kuşanma töreninden ve geleneksel deniz şenliklerinden enstantaneler;
aralarında kadınların da bulunduğu kürekçiler; Marmara'nın balık
kaynadığının isbatı tekneler tekneler; Hafız Burhan'ın sahne aldığı
tarihi Boğaziçi Gazinosu; Küçüksu Plajında mayolu kadınlar...
Mustafa Yavuz, albümün 'Beykoz'u yeniden nasıl kurgulayabiliriz
düşüncesine ilham kaynağı olabilmesi' için hazırlandığını söylüyor.
21x30 cm kondisyonu yeni gibidir.................................................................................................................
Sayfa
Başı |
|
200
Yıllık Boğaziçi Cam Mirası İçinde BEYKOZ Camları
Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş
200 Yıllık Beykoz Camcılığı Mirası
Cam sanatı mirası içinde Doğu Akdeniz ve Anadolu'nun özel bir
yeri vardır. Çünkü ilk cam üretimi Doğu Akdeniz'de başlamış,
Roma İmparatorluğu döneminin gelişmiş cam sanayii de bu topraklar
üzerinde önemli ürünler vermiştir.
1450 yılından bu yana Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise, bu
miras, İstanbul'da gelişen başarılı bir camcılığı desteklemiştir.
Özellikle Topkapı Sarayı tarafından desteklenerek gelişen bu
yarışın en son ve en ilginç sonuçlarından birisi, 200 yıl önce
Sultan III. Selim döneminde başlatılmış olan Beykoz camcılığıdır.
Aslına bakılırsa Beykoz camcılığı, 1800'lü yıllardaki Sanayi
Devrimi'nin Osmanlı İmparatorluğu üzerinde yaptığı önemli bir
değişimin simgesidir. Sultan III. Selim döneminde, Beykoz cam
atölyelerinde ilk üretildiği günden beri, büyük bir ün kazanan,
günümüze kadar yaşayarak gelebilen, önemli müze ve koleksiyonlarda
bulunan 'Beykoz Camları' böylelikle yaratılmıştır.
Elinizde bulunan kitabımızda, Şişecam olarak sahip olduğumuz
'Beykoz' camları mirasının kaynaklarını, değişik dönemlerdeki
gelişmelerini ve günümüze ulaşan etkilerini izleyeceksiniz.
Ayrıca bu kitaptaki eserlerin Şişecam Koleksiyonu'na ait olması,
tarihi sorumluluğumuzu ve duyarlılığımızı da ortaya koyması
bakımından bizler için ayrı bir anlam taşımaktadır. Böyle anlamlı,
değerli bir mirasa ve sorumluluğuna sahip olan bizler, bundan
büyük güç alıyoruz.
Beykoz cam geleneğinin yakın dönem tasarımlarına imza atan,
bu konudaki belge ve kaynakları araştıran, kitabı yazan, yayına
hazırlamada büyük emeği geçen Prof. Önder Küçükerman'a ve basımı
büyük bir özenle gerçekleştiren Atilla Aksoy'a Şişecam Topluluğu
olarak teşekkür ederiz
GİRİŞ
Prof. Önder Küçükerman
'Beykoz' Camları Kimliği
Bu kitapta, Osmanlı İmparatorluğu'nun geleneksel 'Lonca' düzeninin
üretimde etkili olduğu 16. Yüzyıl'dan bu yana, cam sanayiinin
ve sanatının geçirdiği değişimlerin sonucunda yaratılmış olan
'Beykoz' camlarının gelişmeleri ve ürünleri inceleniyor.
19. Yüzyıl'da Beykoz bölgesinde başlatılmış camcılığın ürünlerini
yan yana dizip, bunlara kulağınızı dayarsanız, aslında çok ilginç
ve renkli bir yarışın öyküsü dinlersiniz. Çünkü bu camları izleyerek,
uzun bir süre içinde yaşanmış olan 'uluslararası sanayi rekabetini,
siyasal kararları, büyük yatırımları, başarısızlıkları, başarıları',
sanki değişik bir dilde yazılmış 'özel bir cam eser olarak'
dinleyebileceğinize inanıyorum.
Ama tarihi Beykoz camlarının belki de asıl önemli yanı, biçimsel
güzelliklerinin ötesinde, gerçekte son 'iki yüz yılın uluslararası
sanayi ve sanat yarışının günümüze kadar gelebilmiş ürünleri'
olarak taşıdığı çok yönlü anlamıdır.
Üstelik, Beykoz camları, bu yönleriyle de Osmanlı İmparatorluğu'nun
büyük önem vererek başlattığı bir dizi sanayileşme projesinin
camcılık konusunda elde ettiği 'ürün kimliği ölçeğindeki' çok
başarılı temsilcileridir.
O nedenle, bugün müzelerin ve koleksiyonların camlı bölmelerinde
sessizce duran Beykoz camları, gerçekte 19. Yüzyıl'da, Boğaziçi
bölgesini bir tür gelişmiş sanayi bölgesine dönüştürme projelerinin
heyecan dolu ve yapıcı günlerini temsil etmektedir. Bu yüzden
o camların her biri, dönemlerinin hareketli olaylarını özetleyen
birer sessiz 'İstanbul eseri'dir.
Diğer yandan bu eserler Beykoz bölgesindeki yaklaşık iki yüz
yıllık bir 'Yaratıcılık sürekliliğinin' temsilcileridir. Ve
her yönden o dönemdeki sanatımızın, şiirimizin, müziğimizin
ve kültürümüzün cam teknolojisi üzerinde yorumlanarak, özetlenerek
yansıması olarak, özel bir anlam da taşırlar.
Beykoz camları, aslında Sultan III. Selim ile başlayan bir yeniliğin
simgeleri olmakla birlikte, bugün artık Boğaziçi'nin 19. Yüzyıl'daki
şiirini, müziğini ve sanatını simgeleyen bir marka olmuştur.
Kitapta bütün bunların yanı sıra, Beykoz camlarının başlangıcından
bugüne kadarki gelişiminin teknik özellikleri de inceleniyor.
Böylelikle Beykoz camları ile ilgilenen veya koleksiyon yapanlar,
bu camların üretiminde kullanılmış olan eski teknikler hakkında
gerekli ölçüde ve ayrıntılı teknik bilgi bulacaklardır.
.................................................................
Sayfa
Başı
|
|
Hacı
Manuil Beykoz'da Neler Oldu?
Thrasos Kastanakis
"Vakit çok geçti, gece yarısına yaklaşıyordu. Beykoz'dan
aşağı inmekte olan bir atlı Sultaniye çınarlarına yaklaşıyordu.
Sağında Boğaziçi'nin suları geç çıkmış ayın ışığında kıpır kıpır
oynaşıyor, karşı kıyıda, İ Steni'den Büyükdere'ye kadar yaldızlar
gibi göz kırpıp duran bir kaç ışık görünüyordu. Havada tertemiz,
tuzlu bir esinti vardı ve yazın sıcağında bütün gün kavrulmuş
olan toprağın dışa vurduğu bu koku bu esintiye karışıyordu.
Uzaklarda bir kayıktan Türkçe bir meraklidiko duyuluyordu.".................................................................................................................................................................
Sayfa
Başı
|
|
Sayyadane
Bir Cevelan Beykoz'dan İzmit Körfezi'ne Bir Av Gezisi
Ahmed Midhat
Tanzimat
sonrası Türk yayın hayatının "hace-i evvel"i (ilk öğretmeni)
Ahmed Midhat'ın bu küçük, ama sevimli kitabı gezi edebiyatının ilk
örneğidir. Üstat Orhan Şaik Gökyay'ın dediği gibi kitap, "...yalnız
eğlenceli bir gezinin hikayesi olarak kalmamış, türlü yönlerden
okur için yararlı olmuştur. (...) bu türden başka kitapların yazılmasına
da yol açmıştır". Sayyadane Bir Cevelan, ilk önce Tercüman-ı
Hakikat gazetesinde tefrika edilmiş, daha sonra 1981'de kitap haline
getirilmiştir. Ahmed Midhat, latif bir üslüpla, Beykoz'dan, başlayıp
İzmit Körfezi'nde sona eren bir kotra gezisini ve ardından Tavşancıl'ın
bakir tepelerinde yapılan bir av partisini anlatır. "Keyfim"
adlı kotrayla yapılan bu gezinin dönüş rotasında Ada sahillerinin
güzellikleri temaşa edilir, "büyük mikyasta bir mehtabiye'nin
keyfine varılır. İstanbul'un "soylu kibarları"nın daveti
üzerine katıldığı bu gezi boyunca Ahmed Midhat, 19. yüzyılın son
demlerinde Boğaziçi sahillerini, sahilhanelerini, sayfiyelerinin
güzelliklerini yadeder; bir yandan denizcilik dersleri verir, avcılık
serüvenlerini anlatır; bir yandan da İstanbul'un tarihine dair ufak
tefek notlar düşer, mitolojik anektodlar nakleder. "Keyfim'le
yapılan bu keyifli gezinin -Ahmed Midhat'ın kitaba yazdığı "Önsöz'de"
belirttiği gibi- "tafsilatı ise aşağıda olduğu gibidir".......................................
Sayfa
Başı
|
|
Yazı
ve resimlerde Beykoz
Ah
O Beykoz
Ünver Oral
Beykoz, İstanbul'un şanslı ilçelerinin herhalde başında gelebilir.
İki yanı deniz, bir yanı boydan boya ormanlık... Her yanı ayrı
yeşillik, toprakları bereketli... Bir yanda en güzel, sebze
ve meyveler, bir yanda balıkçılık ve avcılık... Her yanda çeşmeler
ve mesireler... Çiftlikler, yalılan, köşkler...
1952 yılında bile Beykoz-Üsküdar arasında iki özel otobüs yolcu
taşıyor; odun-kömür ve yükleri halâ öküz ve at arabaları getiriyordu.
Fayton olmasa, at ve eşekler olmasa... Ama bu hayatın da elbette
ayrı güzellikleri vardı...
Yâni daha eskilerde kara ulaşımı özellikle iç yerleşimlere yok
gibiydi, yollar yoktu. Sahillerde ise kayıklar ve sandallar
ihtiyacı karşılıyordu. Bu ulaşım zorluğu sebebi ile de ilçede
bahar ve yaz ayları canlı ve güzeldi. Daha doğrusu sahilde sıralanan
yalılar da birer yazlıktı.
Yerleşik halk tarımla ve balıkçılıkla meşguldü.
Bu bakımdan ilçeyi, yâni geçmişte ve sahil şeridinin yerleşim
yerlerini ziyaret edenler belli merkezlere geliyorlardı. Küçüksu,
Göksu, Anadoluhisarı, Kanlıca, günümüzdeki ismi ile Paşabahçe,
Beykoz ve Yûşâ... Hünkâr iskelesi ve Beykoz çayırı... Çubuklu...
Bütün bu güzellikler, insanlar... Sanatçılar ve yazarlar, gezginler
ve şâirler için ilham kaynağı... Saraya ve İstanbul'un merkezine
uzaklığına ve ulaşım zorluğuna rağmen yerli ve yabancı insanlar,
padişahlar ve devlet adamları Beykoz'a gelmişler.
Bazıları, bazı ressamlar ve gezginler Anadolu Kavağı ve Anadolu
Fenerine kadar uzanmışlar.
Ressamlar denilince biraz durmamız gerekiyor. Bırakın İs-tanbul'u-Beykoz'u,
ülkenin her yerini resimleyip bize geçmişin bir fotoğraf ustalığıyla
ulaşmasını sağlamışlar. Ellerine sağlık!
Bunlar gravürlerdir.
Yapanlar kim? Avrupalı ressamlar!
Bizde resim günah ya?!
Neyseki yıllar sonra tablo yapımlarına ve çizim resimlere bizim
ressamlar da eklenmiş de bu hatıralar daha zenginleşmiş...
Bu gravürler birer tarihtir. Beykoz'la ilgili olarak da birçok
gravür bulunuyor. Onlara bakınca ilçenin geçmişi bir târihî
hayal şeridi gibi gözlerinizin önünden geçiyor. Kaç defa şekil
değiştiren çeşmeler, kaleler, insanlar...
Eski Beykoz sessiz ama konuşuyor...
O mesireler: Günübirlik gelenler, çadır kuranlar... Hele şâirler
ve sonra yazarlar... Farklı duygularını ayrı güzellikte anlatmışlar.
Yazarlar da düşüncelerini... Hattâ aynı şeyi anlatmış olsalar
bile...
Mesirelerin gezintilerine rengârenk kıyafet defileleri, sazların
ve güzel seslerin mûsiki ziyafetleri karışmış... Bu güzelliklere
süzülen gözler, düşürülen mendiller ve iç çekmeler destek vermiş...
Bu özel duygular şiir olmuş ama çoğu küllenip sahibi ile birlikte
kaybolup gitmiş...
Türklerin, İstanbul'un fethinden önce yerleştiği Anadolu yakasında
Beykoz böylece geleceğe hazırlanmıştı.
O gelecek şimdi biziz, ama o Beykoz nerede?.........................................................................................................
Sayfa
Başı
|
|
Şiirlerde
ve Şarkılarda Beykoz
Ünver Oral
Şiirler
ve şarkılar gönülleri dinlendirir ve seslendirir. Gönüllerde
güzellikler vardır.
Beykoz'un güzellikleri de gönüllerde yer bulunca şiir olmuştur,
şarkı olmuştur.
Bu şiirler, bu şarkılar unutulmamalı, yenileri için yol göstermelidir.
İşte bu şiirler ve sarkılan bir araya toplayan, konusunda ilk
ve tek olan eserimizde çalışmayı daha renkli, sevimli ve faydalı
yapacak uygun bilgilerde bulunmaktadır.
Eser, şiirler ve güfteler olarak iki ana bölüme ayrıldı. İlk
bölümde "Şiirlerde İstanbul'',"Şarkılarda Boğaziçi"
ve "Şiirlerde Beykoz" ara başlıkları yer aidi.
Beykoz şiirlerinde ise ilgili yarışmalara katılmış çalışmalar,
ödüllülere öncelik verilerek, -kinci grup olarak bir araya toplandı.
"Beykoz şiirleri Yazım yarışmalarına katılmış şiirlerin
tamamını, ne yazık ki özel çabamıza rağmen bulamadığımızı da
belirtelim.
Ana bölümü meydana getiren Beykoz şiirleri, yazanlar alfabetik
isim sırasına göre yer aldılar.
Daha güzel, daha değerli ve daha çok sevilecek yeni şiirlerin
ve güftelerin yazılmasında bu vesile ile yardımcı olabilmek
için, şiir sanatı ve tekniği konusunda özet ve temel bilgiler
de birkaç sayfada hatırlatılmıştır. Çünkü bu konuda kitap hemen
hiç yoktur. Olanlar da ancak büyük kütüphanelerde bulunabilir.
Eski yeni birçok ve çeşitli şiirin sunulduğu eserimiz, konusu
dışında, şiire ilgisi ve sevgisi olan Beykoz'lu çocuklarımıza,
gençlerimize ve yetişkinlerimize de elbette ayrıca faydalı olacaktır.
Her üç bölümde de dili eski veya şairi ünlü olan şiirler baş
tarafa alındı.
"Özel şiirler" başlığı ile verilen çalışmaların da,
yazılacak veya yazılması gereken yenileri için örnek olacağım
umarız..
......................................................................................................................................................................................
Sayfa
Başı
|
|
|
Bir
Beykoz'lunun anıları
Mehmet Ali Yeşilbaş
İnsan öğrenerek yaşamını
sürdürür, öğrendiklerini biriktirerek kendine yeni yaşamlar oluşturur.
Bir önceki yaşamdan bir sonrakine kalanlar da yeni hayatların ikamesinde
önemli işlevler üstlenir. Eserlerini ve eylemlerini gelecek kuşaklara
aktarabilen topluluklar kalıcı olabilmişlerdir. Şu anda yaşam sürdürdüğümüz
topraklarda kendimizden önce kimlerin yaşadığını tespit edebilmemiz
ancak onlardan bize kalan bilgilerle mümkündür.
Beykoz, tarih boyunca güzelliğiyle ün salmış bir yer... Deniziyle,
ormanıyla cazibe merkezi olmuş kentlerden... Beykoz'un kırk sene
öncesini hatırlayanlardan dinlediklerimiz, sanki başka bir şehri
tasvir eder gibi... Dalyanlarında yakalanan kalkan, orkinos, kılıç
balıklarından, yeşilliklerinde gezen kuşlarına kadar özel bir kent...
Bugüne bakıldığında sanki hiç yaşanmamış, hiç görülmemiş gibi gelen
hatıralar ve mekânlarla dolu bir kent... Kısacası Beykoz görünenin
ötesinde başka bir tarihe sahip olan kentlerden...
Beykoz, coğrafya olarak İstanbul'un en büyük ilçesi, tabiat güzelliği
olarak Türkiye'nin en güzel yerleri arasında sayılan ünlü bir kent...
Beykoz'un geçmişinden bugüne kalanlar ise ancak yaşlıların anlattıkları
ve bir avuç Beykoz âşığının elinde birikenler... 2700 yıllık tarihe
sahip bir kentin bugüne kadar yazılmış müstakil bir tek kitabının
olmayışı, geçmişte yaşananların tatlı bir hatıradan başka bir anlam
ifade etmemesine neden oluyor. Bir kentin tarihi ve kültürü kadar,
kente sahip çıkanları varsa büyüklüğünü belli eder. Binlerce yıllık
tarihe sahip Mısır'ın kentleri, hakkında] yazılanlar ve anlatılanlarla
tüm dünyanın gözdesi haline gelebilmiştir.
Güzelliği ve tarihî geçmişiyle içinde binlerce hatıra barındıran
bir şehri kayıt altına almak için "Bir Beykoz'lunun Anıları"
kitabını hazırladık. Padişahın eğlenmek için verdiği balolara mekân
olmuş Beykoz Kasrı'ndan, kanlı bir savaşa son vermiş antlaşmanın
imzalandığı Hünkâr İskelesi'ne şiirlere konu olmuş büyük dalyanlarından,
j mehtabı seyretmeye gelen insanlarla dolup taşmış çay bahçelerine
kadar birbirinden farklı yüzlerce farklı hatırayı yansıtmaya çalıştık.
Umarız bu kitap, bizden sonra gelenlere bırakabileceğimiz onurlu
bir mirasın güzel bir parçası olur.
Muharrem
Ergül
Beykoz Belediye Başkanı...............................................................................................
Sayfa
Başı
|
|
|
Beykoz'da
Zaman - Beykoz ve Tarih -1
Bir Müteşebbisin Hikayesi: Ahmet Mithat Efendi
Sunuş
Beykoz İstanbul'un ve Türkiye'nin tarihi geçmişi ve doğal güzelliğiyle
dünyaca ünlü semtlerinin başında gelir. İstanbul'a duyulan hayranlığın
ve onun doğal güzelliklerine karşı beslenen sevginin temelinde Beykoz
unda önemi ve özel bir yeri vardır. İstanbul, Beykoz'dan bakılınca
bir başka güzeldir. Farklı bir ihtişam içinde izleyicisini büyülemektedir.
İstanbul'u. Allah'ın bir dünya başkenti olarak yarattığın, ifade
eden Avrupai, gezginler. Beykoz'u da İstanbul'un en güzel beldesi
olarak tasvir ederler.
Beykoz'da Zaman, Beykoz'un zamana tanıklığını, zamanın Beykoz'a
kazandırdıklarını, zamanın şahitliğinde anlamak/anlatmak amacıyla
hazırlanmıştır.
Yerel tarihin, ulusal kültürün ve insanlık tarihinin tamamlayıcı
bir unsuru olduğu anlayışıyla hazırlanan Beykoz'da Zaman'da, Beykoz'un
tarihi, kültürü, folkloru, sosyal ve ekonomik hayatı, dünü, bugünü
ve geleceği üzerine yapılan araştırmalar, hazırlanan projeler ve
düşünceler yer alacaktır.
Daha sonra geniş bir külliyata dönüşmesi planlanan Beykoz'da Zamanla,
bir ilçe belediye yönetimi, yerel tarihinin olabildiğince tüm ayrıntılarını
yazıya geçirerek, görsel malzeme eşliğinde Türk ve Dünya kültürüne
katkıda bulunmaktadır. Kendi insanına yaşadığı topraklara sahip
çıkmanın yollarını ve önemini gösterip Beykozluluk kimliğini kazandırmayı
amaçlamaktadır
Beykoz Belediye Başkanı Sayın Muharrem Ergül, ilçesinin tarihi,
kültürü ve, Beykoz'da oluşan insanlık değerlerinin ortaya konulmasıyla
ilgili düşüncelerini şu cümlelerle ifade etmektedir: "Beş yıllık
sûre içinde bir çok işler başarabilirim. Ancak, bu süre içinde,
Beykoz'u altınla kaplamış olsam bile, bir Beykoz külliyatı oluşturamadığım
takdirde kendimi başarılı saymam."
Beykoz'da Zaman bu kültürel şuurun ve kararlılığın ifadesi olma
gayretinin ürünüdür.
Beykoz'da Zamanın ilkinde, Beykoz'a dair önemli araştırmalara, denemelere,
söyleşilere yer verdik. Muharrem ErgüTle yapılan söyleşi, Beykoz
Belediye Başkanı'nın, Beykoz'un dününe, bugününe ve geleceğine bakışını,
yaptıklarını, yapmak istediklerini ve temel yaklaşımlarını ortaya
koyuyor.
Prof. Dr. Semavi Eyice. Beykoz'un tarihini, Prof. Dr. Orhan Okay
ünlü Beykozlu Ahmet Mithat Efendi'yi ve yalısını, Doç. Dr. Fatih
Andı Ahmed Mithat Efendinin romanlarındaki Beykoz'u anlatıyor.
Acaba Tokatköylüler buralarda Fatih Sultan Mehmed'in, Kanunî Sultan
Süleyman'ın konakladığından haberdar mıdır? Dr. Arif Bilgin, bugün
köye dönüşen Tokat Bahçesi'nin Osmanlı Padişahlarının nezdindeki
hatırlı konumuna ışık tutuyor. Dr. Recep Çelik Osmanlı arşivlerindeki
Beykoz'un ormanlarına/ağaçlarına ait belgeleri günümüz alfabesiyle
aktarıyor.
Prof. Dr. Saadettin Ökten, Alev Alatlı ve Mustafa Yavuz ise yaşadıkları
Beykoz'u tanıtıyor, duygularını, hatıralarını ve Beykoz'un geleceğine
yönelik önerilerini bizlerle paylaşıyor. Dr. Ümit Meriç Ökten mektepleşen
bir manifatura dükkânını ve Şakir Turan'ı anlatarak Beykoz'un yakın
tarihine ışık tutuyor.
Ruşen Eşref Onaydın, yolumuzu yaşadığı Göksu'ya. Ahmet Muhtar Alus
ile Beykoz'la Kanlıca arasına çeviriyor. Reyan Tuvi, bizi İstanbul'un
yanı başındaki turistik Polonya'ya, Polenezköy'e götürüyor. Faruk
Nafiz Çamlıbel Boğaziçi edebiyatından kesitler sunuyor.
Kültür Sanat sayfasında, kitap ve musiki severlere bazı yayınlar
tanıtılırken, bulmacalar Beykoz'u hatırlatmaya devam eden soluklanma
duraklarını oluşturuyor.
Bu çalışmanın hazırlanmasının tüm aşamalarında, heyecanını gizleyemeyen,
teşvik ve yardımlarıyla ilgisini sürekli canlı tutan Beykoz Belediye
Başkanı Muharrem Ergül'e. katkı ve daimî desteklerinden dolayı Başkan
Yardımcısı Ali Bilir ve Basın Müşaviri Zeynel Yaman'a müteşekkiriz.
Beykoz'da Zaman'ın 2. sayısında buluşmak dileğiyle
Dr. Coşkun Yılmaz......................................................................................................
Sayfa
Başı
|
|
|
Beykoz
Hep
İstanbul Kalan İstanbul
Sevgili Hemşerilerim,
Bir ülkeyi sevmek, o ülkenin kültürünü, sanatını, tarihini, karış
karış toprağını, velhasıl bütününü sevmekle mümkündür. Sevdiğimiz
bir varlığı yakinen tanımadan sevmek, romantik bir bağlılık olur
ki, bu da gerçekleri görmemek, bilmemek demektir. Ben şuna inanıyorum
ki, benim ülkemin insanları Beykoz'u tamsa, onu bir kat daha sevecek,
bir kat daha tanıma ihtiyacını duyacaktır. Yahya Kemal Beyatlı "Bu
ülkenin hangi tepesinden bakarsanız bakınız, buralarda yüzyıllarca
meskûn yaşamış bir milletin varlığım göreceksiniz" der. Ünlü
şairimiz bu sözleri sanki Beykoz için söylemiştir. Çünkü bunu Beykoz'da
anlamak ve yaşamak öylesine kolay ki, Yalıları, av köşkleri, çeşmeleri,
namazgâhları ve türbeleri ile bizleri yüzyıllarca geriye çekecek
ve Türk-İslam kültürüne dâhil olmamız şuuru ile bambaşka bir lezzet
bulacaksınız. Büyük bir hızla maddeleşen dünyamızda, manevi bağlar
her ne kadar zayıflamış görünse de, cağımızda bir milletin fertlerini
birbirine bağlayan en önemli faktörün de,;yine bu değerler olduğunu
bütün dünya kabul etmektedir.
Bugün dünyamızda, bazı milletleri birbirine atomun çekin gücü bağlıyorsa
da, bizi yüzyıllardan beri bütün haşmetiyle devam edegelen Türk-İslam
kültürü birbirimize bağlamaktadır. Beykoz'umuzun tarihi ve turistik
yerlerini tanıtan bu kitabı hazırlamamızın en büyük sebeplerinden
biride budur. Beykoz, eşsiz tabiat "güzellikleri arasında,
insanın şehrin gürültüsünden uzaklaşarak dinlenebileceği, günlük
kaygılarından uzak olarak piknik yapabileceği, İstanbul'un ender
ilçelerinden biridir. Yeşilin en yeşilini, mavinin en mavisini insan,
ancak Beykoz'da görebilir. Beykoz'un ayrı bir özelliği de suları
ve tarihe mal olmuş Beykoz Paçası'dır. Osmanlı saraylarına su buradan
gittiği gibi, fizikten güçlü kalabilmek içinde, saray erkânının
özellikle Beykoz Paçası yaptırdığı söylenir. Bunları sayarken Beykoz'a
adını vermiş olan cevizimde unutmamak gerekir.
Velhasıl doğa güzellikleri, suları, tarihi eserleri, paçası ve cevizi
ile
Beykoz "HEP İSTANBUL KALAN İSTANBUL'dur.
Saygılarımla
Ali Zengin
Beykoz İlçesi Belediye Başkanı
.........................................................................................
Sayfa
Başı
|
|
|
Anadolu
Feneri "Tarihten gelen ışık"
Ali Soysal
SUNUŞ
Yaşanmış, hem de dönem-dönem çok iyi şartlarda yaşanmış ve tadı
iyi çıkarılmış, fakat yazılmamış bir şehirdir, İstanbul.
Kaleme-kağıda yeterince geçmemiştir.
Basımevinin icadından önce, bu pek beklenen bir şey değildi. Yazı
zaten insan eli ile kağıda döküldüğü şekli ile kalıyor, bu da en
çok bir kaç adet çoğaltılıyordu.
Ama kurşundan dökülmüş harflerle çok sayıda yazının çoğaltılması
demek olan kitabın icadından sonra, Avrupa, her konuda düşünce üretmeye
ve bunları toplumun üst tabakalarına yaymaya başladı.
O tarihin az sonrası, dünya coğrafyasının bu köşesinde iki kıtanın
ve iki denizin kenarına kurulmuş bu kentte, Osmanlı denilen yeni
bir gücün ve yeni bir düzenin egemenliğine rastlamıştı.
Osmanlı, özel bir felsefeye dayanıyordu:
Bu dünyanın ancak bir köprü olduğuna, asıl yaşamın ölümden sonra
başladığına inanıyor, onun için toplumun uzun hayatına adanmış yapılarını
taştan, fakat hükümdarlarınki dahil her türden kişinin geçici yaşamlarında
kullanacakları konutlarını tahtadan yapıyor, onların sürekliliğine
hiç bakmıyor, başşehrinin doğal güzelliklerini en keyifli şekilde
yaşayarak tadını çıkarıyor, fakat bu yaşamı, bu yapıları, bu üretimleri
ölümsüzleştirmek için kağıdı ve kalemi kullanmayı da gerekli bulmuyordu.
Resim sanatı ise, dinsel inanışla, zaten, en sınırlı şekliyle uygulanıyordu.
Böyle bir felsefe ve yaşam biçimi içinde taht şehri, ancak Batıdan
gelen bir avuç elçinin, gezginin, antika toplayıcının yazdıkları
ile, kitaplara yansıyabildi.
18. yy sonunda zevklerde, yapı sanatında başlayan Batı rüzgarları,
19.yy'da, düşünce sistemi üstünde de etkisini göstermeye koyuldu.
Türk yazarları, şiir geleneğinden çıkıp, roman, hikaye ve etüt türünden
yazılara başladılar.
II. Cihan Savaşından sonra açılan değişik bir dönemde, şehir ve
semt monografileri gündeme geldi.
20-30 yıldır, İstanbul konuları ilgi çekmeye başladı.
Bunda, bu şehrin öneminin biraz anlaşılması kadar, onun eski güzelliklerinin
ve değerlerinin birer birer yitirilmesinin aydın çevrelerde uyandırdığı
acının da, etkisi var.
Her şeyin önceleri yavaş yavaş, şimdilerde ise hızlanan bir tempo
ile bozulmaya ve geçmişe kaymaya başladığına tanık olmanın doğurduğu
bir duygu ile, sayıları Batıya göre, hala çok çok az olsa da, her
meslekten insanlar, İstanbul'u yazma ihtiyacını duyuyorlar.
Elinizdeki kitap, asıl şehrin kenarında mekan tutmuş eski bir 'balıkçı
köyünün', bir hukukçu elinden çıkmış hikayesi.
Bu köyü sevip yerleşmiş, onun bir oranda süren güzelliklerine, onun
yeşil kırlarını baharlarda silme örten kır çiçekleri dünyasına,
temiz rüzgarlarına, sessizliğine ve son kalmış tahta evlerine aşık
olmuş Av. Ali Soysal'ı hem bu sevgisinden dolayı, hem kitabından
dolayı, kutlarım.
Çelik Gülersoy
Önsöz
Üç büyük İmparatorluğa başkent olmuş bir şehirdir İstanbul. Dolayısıyla
onun tarihinin ve kültürünün aynı öl-çüde zengin olması tabiidir.
Devletinin ihtişam ve kudretini göstermek isteyen imparatorlar,
padişahlar ya da yüksek düzeydeki diğer devlet adamları en güzel
sarayları, en güzel camileri, en güzel kiliseleri, kısaca her şeyin
en güzelini ve gösterişlisini bu şehre yaptırmışlardır. Bir başkente
yakışandan da öte güzelliklerle donatılan bu kente tabiatın bahşettiği
cömertlikler ise saymakla bitmez: Ilıman bir iklim, -zaman zaman
olan depremleri saymazsak- doğal afetlerden uzak bir yaşam, verimli
bir toprak, -hala kese kese bitiremediğimiz- gümrah ormanlar, kuzeyin
verimli ovalarını ve güneyin yarı tropik topraklarını birleştiren
bir su yolu, balık kaynayan deniz, vs...
Sadece mimari yönden değil beşeri yönden de İstanbul'un gelişmesi
hep ileriye doğru olmuştur. İçinde öğrenme hırsı olanlara ya da
devlet yönetiminde söz sahibi olmak isteyenlere bu şehir, eşsiz
fırsatlar sunmuştur. Sahip olduğu olağanüstü coğrafi konum dolayısıyla
ulaşılmasındaki kolaylık ta bunlara eklenince, özellikle Osmanlı
İmparatorluğu zamanında İstanbul her zaman bir cazibe merkezi konumunda
olmuştur ve yöneticiler zaman zaman bu akını durdurmanın çarelerini
bulmaya çalışmış-lardır. Özellikle son yıllardaki 'kabul edilebilir'
seviyeleri çoktan aşan göç dalgalarının yaptığı tahribat, geçmişte
konut yapımında kullanılan malzeme olan ahşap ve toprağın, yerini
çimentoyla demire bırakmasıyla iyice kalıcı hale gelmiştir.
Toprağın çok değerli hale gelmesiyle de 'bahçeli, ahşap, bir-iki
katlı' tipik İstanbul evlerinin yerinde devasa beton, birbirine
bitişik, sabun kalıpları gibi fabrikasyon binalar yükselmiştir.
Günümüz tüketim toplumuna uygun, her türlü zevkten uzak, tabiattan
kopuk, kapı komşunun birbirini tanımadığı, ruhsuz binalar... Topraktan
gelen ve sonuçta toprağa dönecek olan insan; avuç içi kadar saksılardaki
çiçeklerden medet umar hale gelmiş...Zengin olanlarınsa birkaç metrekarelik
bahçesi olan evler uğruna ödediği akıl almaz paralar dudak uçuklatıyor...
İşte bu manzara, İstanbul'un eski karakterine taban tabana zıt ve
zıt olduğu ölçüde de acı vericidir. 'Modernlik' uğruna güzelim köşkleri,
bahçeli evleri 'müteahhide verenler', buna göz yuman siyasi otorite,
bu siyasetçileri seçen bir halk...Kabul edelim ki hiçbirimizin suçu,
diğerininkinden az değil. Bu nedenle -görüntüden tutun da havaya
kadar- çevre kirliliğinden şikayet etmekse ancak kendimizden şikayet
etmek demektir. Sorunları yaratan bizlerin çö-zümü Allah'tan beklemesi,
işin kolayına kaçmaktan başka nedir ki?... Bozulanları eski hale
getirmenin -teorik olarak- mümkün olduğu hallerde de bu iş için
gereken mali kaynakların muazzam meblağlara varması, madalyonun
öteki yüzünü teşkil etmektedir.
Son yıllarda, İstanbul'u her geçen gün gitgide daha fazla kaybetmenin
telaşı hissediliyor ve adeta uçup giden zümrüd ü anka kuşunun arkasından
yakılan ağıtların nağmeleri dalga dalga yayılıyor. Bundan böyle
bir azınlık durumuna düşen hakiki İstanbullular, kaybettikleri şeylerin
gerçekte neler olduğunu bilmek istiyor. Geçmişte yabancı seyyah,
yazar ya da diplomatlar tarafından kaleme alınmış kitaplar, haritalar,
gravürler tozlu raflardan iniyor, Türkçe'ye çevriliyor, yeni baskıları
yapılıyor. Sn. Çelik Gülersoy'un dediği gibi; İstanbul hakkında
yazılmış bu eserler bize yazılmış mektuplardır. Fakat ne yazık ki
cevapsız bırakılmış mektuplar.' İşte şimdi bu mektuplara cevap verme
zamanı gelmiştir. Geçte olsa bir cevap vermek ise, hiç vermemekten
daha iyidir... Gerçekten kendi yazarlarımızın bu şehirle ilgili
olarak yazdıkları şaşılacak derecede azdır. Anlaşılan onlar yazmaktan
ziyade hayatı bir roman gibi yaşamayı yeğlemişler. Ancak ilginçtir,
yapılan her eserin üzerine bir kitabe koymayı ihmal etmedikleri
gibi belge düzenine çok önem vermişler... Bugünse yapılan hangi
yapının, çeşmenin, camiinin, köprünün, viyadükün, otoyolun, barajın
kitabesi var?
İstanbul'un bir parçası olan ve bu kitabın konusunu teşkil eden
Anadolufeneri'ne ilk gidişim 1989 senesinin Ağustos ayında oldu.
Burası İstanbul'un bu kadar yakınında fakat sanki çok uzağında,
gözlerden ırak, adeta tabiatın kucağında unutulmuş bir yerdi. Merak
saikiyle oradaki tarihi yapıların menşeini ve diğer hususları araştırmaya
başladığımda bu konuda yazılmış kitap bulabileceğimi zannettim.
Elime aldığım kitaplar, ansiklopediler ya oradan hiç söz etmiyorlar,
ya da bir-iki cümle ile üstünkörü geçiştiriyorlardı. Mesela İstanbul
çeşmeleri üzerine yazılmış cilt cilt kitaplarda Anadolufeneri Çeşmesi
yoktu. İstanbul kalelerini anlatan kitaplarda da kalenin bahsi geçmiyordu.
Kaynaklarda deniz fenerine dair bilgi hemen hiç yoktu. Ansiklopedilerde
bilgiler basit birkaç sözden ibaretti. Kısaca, sonuç bir hayal kırıklığına
doğru gitmekte idi. Bulabildiğim bazı kaynaklardaki bilgilerde ise
yanlışlıklar vardı. Hafta sonlarımın çoğunu sahaflarda geçirerek
beşyüzden fazla kitap, dergi, ansiklopedi, harita taradım ve araştırdıkça
yeni şeyler bulmaya başladım. Bazı şeyler ise bize baktıkları halde
biz onları göremiyorduk, onlar bize seslendikleri halde biz onları
duyamıyorduk; mesela kitabeler gibi... Kırıntı şeklinde de olsa
bulabildiğim diğer bilgiler toparlandıkça eldeki malzeme bir bütünlük
arz etmeye başladı. Bir hizmette bulunmak için yazılanları kitap
haline getirip ebedileştirmeyi düşündüm. Daha sonraki araştırmacılara
faydalı olur düşüncesiyle faydalandığım kaynakları dip notlarında
ve kaynakça kısmında göstermeye özen gösterdim. Bu şehre bir ömür
adamış Sn. Çelik Gülersoy'un yılmayan çabaları beni çok etkiledi.
Denilebilir ki, onun yazdıklarının yanında denizde damla misali
kalan bu eserin manevi teşvikçisi odur. Araştırmalarımdaki teşvikleri
ve bu konudaki ilk yayını Turing'in 1995 yılı belleteninde yapmamı
sağlaması da bana ayrı bir güç verdi.
Bu kitabı yazarken arşiv belgelerine de ulaşmak is-tedim. Gerçi
arşiv belgeleri lirik bir şekilde yazılmamıştı ve bu bakımdan edebi
metinlerin yerini tutmaları imkansızdı. Ama onlardaki bilgilerin
önyargıdan ve duygusallıktan uzak olduğunu biliyordum. Fakat Osmanlı
Arşivlerindeki 150.000.000 adet belgeden tasnif edilen 40.000.000
adet belgenin elbette hepsini taramak kabil değildi. Birçok konuda
yolumuzu aydınlatan bu belgelere oranın çok değerli müdürünün ve
elemanlarının yardımları sayesinde kısmen de olsa ulaşmak mümkün
oldu.
Üç yılı aşan bir zaman alan, uzun emek ve çabalarla ortaya çıkan
bu kitap, bir yönüyle 'köy monografisi' diye nitelenebilir. Kitabın
ortaya çıkmasını sağlayan beş ana öge vardır: Kitabeler, taranan
kitaplar, basılı eserler, arşiv belgeleri, derlenen anlatımlar ve
yaşanmış olayların hikayeleştirilmesi. Dolayısıyla bir yönüyle belgesel
ve bir yönüyle de hikaye kitabıdır. İşte tarihiyle, kültürüyle,
kitabe siyle, yapılarıyla, doğasıyla bize ait İstanbul'dan bir köşenin;
Anadolufeneri'nin hikayesi.
Av. Ali Soysal 23.8.1997, Anadolu Feneri Köyü....................................................................
Sayfa
Başı |
|
|
Boğaziçi
Konuşuyor ve Kanlıca Tarihçesi
Abdürahim Cabir Vada
Abdürrahim Cabir Vada
Boğaziçi Konuşuyor ve Kanlıca Tarihçesi adlı eserinde yakın dönem
Boğaziçi ve Kanlıca hayatı hakkında önemli bilgiler vermektedir.
Kendi içindeki iki bölümde Boğaziçi'nin iskana açılması, coğrafi
özellikleri, iki yaka arasındaki muhtelif meseleler, deniz fenerleri,
akıntılar, rüzgarlar, Şirket-i Hayriye'nin kuruluşu, Boğaza sefer
yapan vapurlar, bu vapurlarla görev yapan meşhur kaptanlar gibi
Boğaziçi'ni ilgilendiren her konuda malûmat edinmek mümkündür.
Hayatının mühim kısmını Kanlıca'da geçiren yazar eserinin ikinci
bölümünü buraya ayırmıştır. Camileri, çeşmeleri, yalıları ve mesire
yerleri, semtin şehit olduğu acı ve tatlı olaylar bir Kanlıca'lının
dilinden okuyuculara sunulur. Kanlıca balıkçılığı bahsinde ise
Boğaziçi'nde yaşayan ve avlanan balıklar ile avlanma şekilleri
bütün teferruatıyla verilir. ..........................
Sayfa
Başı
|
|
|