Beykoz Konulu Kitaplar
.
 

Anadolu Hisarı
Mehmet Rebii Hatemi Baraz

1944 yılında öğrenci olduğum rahmetli Hocam Reşad Ekrem Koçu Bey'in Boğaziçi semtlerinin tek tek tarihçelerini kitaplaştırmak istemesinden doğan düşüncesine saygı duyarak ve izinde yürüyerek 2007 yılının sonuna doğru Anadolu Hisarı adlı kitabımı tamamladım.
Bu eserde Anadolu Hisarı'nda Bizans Devri kalıntılan, Osmanlı İmparatorluğu Devri Anadolu Hisarı ve Cumhuriyetimizin 1995 yılına kadar olan döneme ait yahlan, köşkleri, kasırları, çeşmeleri, camileri, Göksu mezarlarında bulunan eski Türkçe kitabeli taşlan ve diğer sanat eserleri ile Anadolu Hisarı'nda doğanlar, İstanbul'un başka semtlerinde doğup Anadolu Hisarı'nda oturanlar ile Anadolu Hisarının tarihi ailelerine ve renkli simalarına ver verilmiştir.
Çalışmalarım sırasında evlerden topladığım fotoğraflar, belgeler ve basılı eserler arasında araştırdığım kaynaklan alfabetik bir sıra içinde sizlere tanıtmaya çalıştım.
Mehmed Rebii Hatemi Baraz Bostancı Ekim 2007
..............
. Sayfa Başı

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Küçüksu Mesire Yeri belgeseli
Avukat Ferda Kazancıbaşı

Toplumun beklentisi;
Tarihi Küçüksu Mesire Yeri'nin, doğal, tarihsel, kültürel ve turistik özelliklerine uygun olarak projelendirilmesi ve geleneksel kimliğine kavuşturularak dünya insanlığı adına geri kazandırılmasıdır.
Hazırlanan BELGESEL'de güdülen amaç;
Tarihi Küçüksu Mesire Yeri'nin projelendirilmesi ile görevlendirilmiş Peyzaj Mimari dalında ve diğer uzman ekipler tarafından hazırlanacak projenin, bölgenin geleneksel kimliğine uygun olarak şekillendirilmesi çalışmalarına esin kaynağı olunmasıdır.
Belgesel yapıt, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerini bir bütün halinde kucaklamaktadır.
Belgeselde, 1971 yılından itibaren baş gösteren talihsiz gelişmelere de yer verilmesi kaçınılmaz olmuştur. Çünkü olumlu ve olumsuz tüm gelişmeler hakkında herkesin ve bilhassa gelecek kuşakların bilme ve öğrenme hakları bulunmaktadır. Bu nedenle belgesel hazırlanırken talihsiz gelişmelere de yer verilmesi, topluma ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluk görevinin gereği olmuştur.
Bu yapıt'ın oluşmasında fotoğraf ve yazılı belgeler sunarak yardımcı olan herkesin payı bulunmaktadır.
Dilerim ki, Tarihi Küçüksu Mesire Yer'i geleneksel kimliğine uygun olarak toplum yaşamına geri kazandırılır ve aynı zamanda ülkemiz ve yetkili makam ve kişileri adına Dünya insanlığı karşısında yüz aklığı belgesi olur.
Avukat Ferda Kazancıbaşı 01 Nisan 2006 Cumartesi
............... . Sayfa Başı

BEYKOZ Kitabeleri
Ahmet Nezih Galitekin

...İstanbul’un en eski ilçelerinden olan Beykoz’daki, tarihi çeşmeler, eski evler, kitabeler gibi eski eserler koruma altına alınıyor.

Beykoz Belediyesi, ilçenin zengin tarihi mirasını gelecek nesillere aktarmak üzere gerçekleştirdiği tarih ve kültür envanter çalışmasını, üç ciltlik ‘Beykoz Kitabeleri’ adlı kitabında topluyor.

Beykoz’daki Osmanlı’dan günümüze ulaşan tarihi eserlerin üzerindeki kitabelerle, Osmanlıca mezar taşlarının kayıt altına alınmasını kapsayan çalışmada, 59 cami ve çeşme kitabesi ile tarihi mezarlıklardaki 1403 mezar taşı Türkçe’ye çevrildi. Ayrıca ilçedeki, kale, kuyu, mektep, nişangah, menziltaşı, muvakkıthane, havuz, tekke ve türbelere ait kitabeler tek tek fotoğraflanarak belgelendi.

Gün ışığına çıkartılan kitabelerin ilçe sınırları içindeki yerlerini gösteren haritaların da yer aldığı Beykoz Kitabeleri, bir yandan Beykoz’un tarihsel zenginliğini gözler önüne sererken, diğer yandan gelecek kuşaklara ilçenin gerçek tarihini aktarıyor. Çünkü bugüne kadar çoğu koruma altında olmayan kitabeler ya eski eser hırsızlığına kurban gidiyor ya da bilinçsizlik nedeniyle zamanla tahrip ediliyor. Oysa gerek ülkemizin gerekse Beykoz’un sanat tarihini doğru olarak gelecek kuşaklara aktarabilmek için eserlerin kim tarafından yaptırıldığı, inşa yılı ve tadilat yılı gibi bilgiler büyük önem taşıyor.

Gerçek tarih yeniden yazılıyor


Kitabelerin okunması ve fotoğraflanması sırasında zaman zaman ilginç sonuçlara da ulaşılıyor. Hz. Yuşa türbesine ait olduğu sanılan kitabenin aslında bir çeşme kitabesi olduğu ortaya çıktı. Türbeye yaklaşık 3 kilometre uzaklıkta olan Serviburnu’nda yer alan Abdülkerim Efendi’nin çeşmesinin, yıllar önce belediyenin yol büyütme çalışmasına kurban gittiği ve bu çeşmeye ait kitabenin Hz. Yuşa’nın türbesine konulduğu anlaşıldı. 1308 yılında Sanayi-i Askeriye’de görevli Çavuş Abdülkerim Efendi tarafından yaptırılan çeşme, zamanla yol büyütme çalışmalarında yıkılmış ve ayakta kalan kitabesi de en yakındaki Hz. Yuşa türbesine getirilmiş.

Camcılık ve spor tarihine yeni bir ışık

Kitabelerin kayıt altına alınması amacıyla yürütülen çalışma sırasında ayrıca camcılık tarihi ile spor tarihine katkı yapacak bilgilere de ulaşıldı. Şahinkaya Mezarlığı’nda ok sporcusu (kemankeş) Bilal Ağa’ya ait mezar yeri ile yine ok müsabakaları sırasında kırılan bir rekor için dikilen nişantaşı ortaya çıkarıldı. Paşabahçe’de yaşayan cam ustalarının mezar taşlarından kim oldukları, hangi tarihler arasında yaşadıkları gibi bilgilere ulaşılarak kayıt altına alındı. ................
. Sayfa Başı

Evvel Zaman İçinde Beykoz
Sözlü Tarihin Fotoğraf Albümü

...İstanbul’un e alındı. ................ . Sayfa Başı

Yüzyıllık Beykoz Hikâyeleri
Nazım ALPMAN

Mine G. Kırıkkanat yazısı
Beykoz tarihinde “Hafiye” diye anılan Fıtret Kurcan, 1.60 boyunda ve bir ayağı çocukluğundan beri engellidir. Beykoz futbol takımının hastasıdır, dışarlak maçlarını da kaçırmaz. 1972-73 sezonu ilk yarısının son maçı ve üçüncü ligdeki Beykoz deplasmanda, iddialı bir takım kuran Çanakkale’ye karşı oynamaktadır.

Beykozlu Haldun bir gol atar, ama sayılmaz. Maç 0-0 berabere biter. Olaylar çıkar. Hafiye de maç sarhoşudur... Beykoz’lular şehirden ayrılırken, araba vapurunun güvertesinde ellerini boru yapmış, haykırır: “Çanakkale, Çanakkale, seni kurtaranın da...”

Ama aynı Hafiye, normal zamanlarda hem Mustafa Kemal’ci hem de solcudur.

Tüm Türkiye gibi Beykoz’un da 12 Mart’ın kurşun ağırlığı altında ezildiği 1972 yılında, ilçe seçmen kitlesi sağcı Adalet Partisi eğilimliyken, Hafiye tek başına kalsa da solda tutar dümeni.

Deniz Gezmiş’in, Sivas Gemerek’te yakalandığı günlerdir.

Beykoz iskelesinin hemen yanındaki Rasim’in Kahve halkı, solcu öğrenci lideri Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını resmi devlet diliyle tanımlamaktadır: “Anarşistler!”

Masalarda anlatılan “anarşist” masallarının bini bir paradır (ya da yaradır). Yok Rusya’dan para alıyorlarmış da, yok ağır silahları, çok adamları varmış da, bütün bankaları soyacaklarmış da, mış, miş, muş...

Sonunda Hafiye’nin kafasının tası atar. Bir sessizlik anında, bütün kahvenin duyabileceği yüksek sesle, önündeki gazeteyi okumaya başlar:

“Deniz Gezmiş yakalandı! Yapılan üst aramasında, sağ arka cebinde bir mitralyöz, ceketinin iç cebinden bir denizaltı, pantalon ceplerinden iki adet askeri jet uçağı, gömlek cebinden ise bir spor toto kuponu çıktı!”


Hayatımda çok özel bir yeri olan, çünkü tanıdığım en iyi yürekli insanlardan biri ve hatta “vefa belleği” Nazım Alpman, Beykoz’un sözlü tarihini yazdı. “Yüzyıllık Beykoz Hikâyeleri” başlığı ve çok özenli bir baskıyla Beykoz Belediyesi Kültür Yayınları’nın 7. ürünü bu kitap, son zamanlarda okuduğum en hüzünlü ve eğlenceli yapıt. Beykoz’un AKP’li belediyesinin takdir edilesi bu girişimi, umarım başka kentlere, başka ilçelere de bulaşır. Üstelik biri pahalı, biri ucuz iki baskı halinde yayınlanmış, Beykoz’a yolunuz düşerse, oradan almanızı salık veririm, çünkü mahalleliye torpil geçilmiş, yerinde yüzde 40 indirimli satılıyor.

Beykoz Genç Futbol Takımı’nın eski kalecisi Muharrem Ergül, 2003’te Belediye Başkanı olduğu ilçeyi, bakın nasıl anlatıyor:

“Çocukluğumun geçtiği yerler, Ermeni mahallesi, Ali Bey Sokak, Şahinkaya ve Yalıköy... Buralarda çok farklı ve güzel insanlarla yaşıyorduk. Onlardan biri Hristo’ydu. Okul arkadaşım Seta vardı. İşte Merkez Camii, yazın babamız dinimizi öğrenelim diye bizi camiye gönderirdi. Çocukluk tabii, bazen kaçar, kilisenin bahçesindeki meyvelere dadanırdık. Papaz efendi bizim kulağımızı çeker, ‘Siz yine camiden kaçtınız değil mi? Koşun gidin camiye!’ derdi. Biz öteki ile barışık yaşamayı, onunla tasada kederde aynı olduğumuzu öğrendik.

O öğrendiklerim, bütün yaşamımı yönlendirdi, biçimledi. Ve kolaylaştırdı.

Çok özlüyorum onları. Keşke burada olsalardı. Geçenlerde Amerika’dan biri aradı. Mustafa Yavuz’un Bir Zamanlar Beykoz, albümü geçmiş eline. Orada kendi evini görmüş. Beni aradı, ağlayarak aradı. Muharrem, dedi, ‘Kuş olup kanatlanıp gelsem,’ dedi. Mahalleden arkadaşımdı...”

Gayrimüslimlerinin yüzde 99’unu kâh döverek, kâh söverek, ama çoğunu “yaşam alanı”nı daraltarak gönderen Türkiye’ye, nedense yüzde 99 Müslüman olmak da yetmedi, sevgili okurlar... Eskiden gayrimüslimlerle Müslümanlar arasındaki uçurum, bu kez, belki de gerçek rakip yokluğunda, koyu Müslümanlarla, açık Müslümanlar arasında derinleşiyor. Gidenler, kuşkusuz ve her zamanki gibi uygarlar olacak...

Ve geride kalanlar, kırmak için bula bula, nihayet kendilerini yansıtan aynaları bulacaklar karşılarında. ......... Sayfa Başı

Çeşmibülbüle Gizlenmiş Abıhayat Beykoz
Ali Bilir

Beykoz'da kalan ya da Beykoz'a uğrayan her medeniyet burada bir iz bırakmıştır. Kuşkusuz Beykoz'un bugünkü imarının temellerini atan,onu bir merkez haline getiren ise Osmanlılardır. Anadoluhisarı'nı inşa eden Yıldırım Bayezid'ten itibaren özel bir öneme kavuşan Beykoz, Fatih'le birlikte Osmanlılar için eğlence ve dinlencenin merkezi haline gelmiştir. Hoş ve güzel havası, av alanlarının genişliği hemen hemen tüm padişahların dikkatini çekmiş, birçok padişah burada köşkler, kasırlar, has bahçeler yaptırmıştır. Bunun yanı sıra cami, çeşme gibi birçok hayır eserini Beykozlulara armağan etmişler, bu konuda da devlet erkânına örnek olmuşlardır.............................................................................................................................. Sayfa Başı

Edebiyatın Belleğinde Yaşayan Beykoz
Alim Kahraman

"Bu kitap, zaman ve mekan boyutu gözetilerek, bir semti kendi sosyal yaşantısı içinde, yeniden inşa etmek isteyen bir duyarlılığın eseridir.

Çalışma alanımız edebiyat oldu. Edebiyatan sadece belli formları anlamadık. Şiir, hikaye, roman gibi edebiyat türlerini odağa almamıza rağmen, edebiyatçılara ve dil zevki taşıyan sanat, kültür ve toplum adamlarına ait hatıra metinlerden büyük oranda yararlandık. Bu bağlamda, geçmiş dönemlere ait seyahatname ve tarih metinlerini de "edebiyat" kavramının sınırları içinde gördük. Onların sayfaları arasında rastladığımız sosyal yaşantı ve insan halleriyle ilgili hiçbir ayrıntıyı atlamamaya çalıştık."................................................................................................................................................... Sayfa Başı

Geleneksel Türk Dericilik Sanayii Ve BEYKOZ FABRİKASI
Boğaziçi'nde Başlatılan Sanayi…
Prof. Önder Küçükerman


Sümerbank Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanmıştır
Yayına hazırlayan ve düzenleyen, Önder Küçükerman
Dizgi, film, baskı Apa Ofset Basımevi ve Ticaret A.Ş. İstanbul
Cilt, Emin barın, Barın Yazı ve Cilt Sanayii, İstanbul
1. Basım, 1988, İstanbul

ÖNSÖZ
Adnan Kahveci, T.C. Devlet Bakanı

Bu kitapta üzerinde durulan 'Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası', 19.Yüzyıl'ın başlarında Batı'da gelişen Sanayi Devrimi ile karşı karşıya kalmış geleneksel dericilik sanayiimizin en önemli tesislerinden birisidir. Bir başka deyişle, Batı'dan gelen böyle güçlü bir etki ile, ülkede geliştirilmeye çalışılan 'Sanayileşme düşüncesi'ni uygulamaya geçirebilmiş en eski fabrikalarımızdan birisidir.
Beykoz Fabrikası, gerçekte Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u almasıyla birlikte kurmuş olduğu çok geniş bir dericilik organizasyonunun zaman içindeki gelişimlerinin son ve en önemli halkasıdır. Bu yönüyle, İstanbul'daki 'Kazlıçeşme deri sanayii' eski ünlü 'Saraçhane' ve Beykoz Fabrikası, tarih içinde birbirleriyle çok sıkı bağlar içinde bulunmuşlardır. Ancak Beykoz Fabrikası, geleneksel yollarla çalışmış olan bu iki önemli tesisin yanında, o günlerin modern teknolojisini en etkili ve yaygın biçimde uygulayan bir sanayi kompleksi olarak özel bir önem taşımaktadır.
Gerçekte, kısaca 'Beykoz Fabrikası' diye isimlendirilen bu tesis, kumaştan kağıda, camdan porselene, deri ve ayakkabıdan askeri giyime kadar çok çeşitli teknolojiyi bünyesinde geliştirebilmiş bir kuruluştur.
Beykoz Fabrikası'nı Türk sanayi tarihi içindeki yeri, ürünleri ve çağının olayları ile birlikte inceleyen bu araştırma ile, 1810'lu yıllarda çalışmaya başlayıp, hala aynı konuda üretimini geliştirerek sürdürebilen ve birçok yönüyle bugünkü modern Türk dericilik sanayiine bir tür okul görevi yapmış olan bir fabrika, genç kuşaklara tanıtılmaktadır. Bu ünlü fabrika, varlığını sürdürdüğü çok uzun bir dönem içinde, geniş bir kadro yetiştirmiş, 1935'lerde kurulmuş olan Sümerbank'ın temel direklerinden birisi olmuş, kendi alanında birçok yeni tesisle, gelişen teknolojilerin ülkemizdeki uygulayıcısı olmuştur. Böyle bir öncü rolüyle bir yandan üretim yapmış, diğer yandan da yeni kuşakları, ileri düşünce sistemlerine doğru itmiştir.
İşte bu kitap, Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası'nın özellikle bu rolü üzerinde durmakta ve bir anlamda bugünkü dericilik potansiyelimizin uzun ve ilginç tarihinin başlangıç günlerinden günümüze uzanan dönemine ışık tutmaya çalışmaktadır.
Türk dericilik tarihinin son birkaç yüzyıldaki ilginç bir kesitini ortaya çıkaran bu kitabın yazarına ve katkıda bulunanlara saygılar sunarım.

SUNUŞ
Ahmet Özerdim, Sümerbank Genel Müdürü

Yayına sunduğumuz bu belgeselimiz ile, Türk sanat tarihinin önemli bir bölümü, deri ve kundura sanayiimizin doğuşundan bugüne kadar olan gelişimi de belgelenmiş olmaktadır.
Eser her ne kadar sadece Beykoz Müessesemiz için hazırlanmış ise de müessesenin bugün de olduğu gibi ülkemizin mevcut tüm teknolojilerini uygulamış, en ileri ve kapasitesi en büyük kuruluşu olması nedeniyle, bu daldaki ülke sanayiimizin dünden bugüne tüm değişimine de ışık tutmaktadır.
1810 yılından bu yana çalışmasını hiç durdurmadan sürdürebilmiş olan bu 'Sanayi kompleksi', geleneksel Türk dericilik sanatının ve sanayiinin içinde çok önemli ve ilgi çekici bir rol oynamış bulunmaktadır. Hala, ilk kurulduğu yerde, 1810 yılından bu yana, gelişerek üretimini sürdürmekte ve Beykoz'da çevresiyle birlikte bir 'Dericilik kültürü' oluşturmaktadır. Ayrıca, ilk kuruluş günlerinden bugüne kadar gelebilen birçok tarihi mirası da korumaktadır. Bu yönüyle, 1810'lu yıllardan bu yana bir yandan geleneksel Türk dericilik sanayiinin eserlerini sürdürmeye çalışmakta ve diğer yandan da çağın en yeni üretim tekniklerinin ülkemizdeki önemli bir uygulayıcısı olmaktadır.
Hocamız, kıymetli araştırmacı Prof. Önder Küçükerman'ın titiz ve ciddi çalışmalarıyla hazırlanan bu dizinin ilk eseri olan 'Anadolu'nun Geleneksel Halı ve Dokuma Sanatı İçinde HEREKE FABRİKASI' 1987 yılı başlarında yayımlanmış, ikinci eser 'Dünya Saraylarının Prestij Teknolojisi : Porselen Sanatı ve YILDIZ ÇİNİ FABRİKASI' 1987'nin sonlarında yayımlanmıştı. Bu dizinin üçüncü eseri olan 'Türk Giyim Sanayii Tarihindeki Ünlü Fabrika 'FESHANE' DEFTERDAR FABRİKASI' ise 1988 yılı içinde yayımlanmıştı. Bu dizinin dördüncü eseri olan 'Geleneksel Türk Dericilik Sanayii İçinde BEYKOZ FABRİKASI, Boğaziçi'nde Başlatılan Sanayi' kitabıyla da 1810 yılından 1988 yılına kadar geçen dönemin tarihçesiyle, Beykoz Fabrikası'nın Türk sanayi tarihi içindeki yerini ve önemini, çok zengin arşivi ve ürünleriyle, sanat ve bilim dünyamıza kazandırmış oldular.
Eserin belirgin bir tarzda ortaya koyduğu bir gerçek var; 1800'lü yılların başında sanayi tesislerinin kuruluşu için düşünülen temel ilkelerle bugünkü ekonomik koşulların ön plana çıkardığı şartlar arasındaki benzerlik. Zannediyorum bu yargıyı okurlarımız da benimle paylaşacaklardır.
Prof. Önder Küçükerman'ın özlü ve akıcı anlatımı ile, eserin incelenmesi çok daha ilginç hale geldiği gibi, aynı zamanda öğretici bir özellik de kazanmıştır. Bizim için çok anlamlı olan katkıları ve kazandırdıkları bu eser için kendilerine ve tüm emeği geçenlere şükranlarımı sunuyorum.
Ankara 20.7.1988

GİRİŞ
Prof. Önder Küçükerman

İstanbul'da, Boğaziçi'nin en güzel bölgelerinden olan Beykoz'da, dik tepelerin denizden uzaklaşıp, yerini, içinden sular akan geniş düzlüklere bıraktığı geniş bir kıyı parçası. Ve bu yeşilliklerin derinliğinde, 1810 yılından bu yana hemen hiç durmaksızın çalışan ve herkesin çok iyi tanıdığı ünlü fabrika:
. İlk ismiyle 'Tabakhane-i Klevehane-i Amire'
. Sonraki ismiyle 'Beykoz Teçhizat-ı Askeriye Fabrikası'
. Ve en son ismiyle ise 'Sümerbank Deri ve Kundura Sanayii Müessesesi'...
* * *
Bu kitapta geleneksel Türk dericilik sanayiinin ve sanatının içinde çok ilgi çekici ve önemli bir yeri bulunan Beykoz Fabrikası'nın kuruluşundan günümüze kadar geçen çeşitli dönemleri incelenmektedir.
Ancak, önce şöyle bir soru ile bu işe başlamak daha doğru olur: Bu fabrika hangi açıdan önemlidir? Ve bu önem nereden gelmektedir?
Bu sorulara birkaç yönden, birkaç değişik cevap verilebilir. Bunları kalın çizgilerle ortaya koyalım.
Öncelikle, Beykoz Deri fabrikası, 1810'lu yıllarda kurulup üretime başlayan ve aradaki uzun zaman dilimi içinde karşı karşıya kalmış olduğu pek çok engeli aşıp 1988 yılına kadar gelebilmiş olan en eski fabrikalarımızdan birisidir. Diğer bir deyişle Osmanlı Devleti, özellikle de ordusu için çok önemli yeri olan iki sanayi ürünü grubunun ihtiyacının karşılanması amacıyla Beykoz Fabrikası'nı kurmuştur: Deri ve kundura.
Bu arada göz önünde bulundurmak gerekir ki, Fabrika'nın kurulduğu 1810'lu yıllar Batı'da sanayi devriminin çok canlı ve etkili olmaya başladığı bir dönemdir. Bu yüzden Batı'da her türlü üretim alanında, her gün daha yeni teknikler ve makineler geliştirilmektedir.
Bilindiği gibi 1826 yılında yeni kurulan ordu düzenine göre, Türkiye'de askeri düzen ve bu arada da askeri giyim değiştirilmektedir. İşte o günlerde çok büyük boyutlu olan bu istek nedeniyle ülkenin çok miktarda deri ürünlerine ve ayakkabıya ihtiyacı vardır. Üstelik, o tarihleri incelememize yardımcı olan çeşitli belgelerden izlenebildiği kadarıyla, ülkede ortaya çıkmaya başlayan bu açığı kapatabilmek amacıyla Avrupa fabrikalarında üretilen mamuller de ithal edilmektedir.
İşte bütün bu büyük ölçekli ve ciddi ihtiyacın, o yılların teknik şartları içinde ancak çok modern ve büyük hacımlı bir sanayi tesisi kurularak karşılanabileceğinin daha 1810'lu yıllarda ortaya çıkmış olduğu görülüyor. Nitekim Devlet, hemen gereken girişimleri başlatır. Beykoz'un ünlü bahçelerinin içindeki akar su, o yıllarda kurulacak bir endüstri için en öncelikle temel güç kaynağı olduğu için, bu derenin çok çekici bir özellik taşımış olduğu anlaşılıyor. Nitekim aynı nedenle Beykoz'da daha önce de çeşitli sanayi tesisleri kurulmuştur.
1805 yılında, Akbaba Köyü'ndeki Hanife Hanım, sahip olduğu değirmenin akarsuyunun, böyle büyük bir sanayi bölgesinin Beykoz'a kurulması için en önemli nedenlerden biri olduğunu o gün, her halde hiç düşünmemişti.
Ancak bu akarsu, Beykoz'da 1805 yılında, önce III. Selim'in 'Çuha ve Kâğıt Fabrikaları'nın, daha sonra da 1812'de 'Debağhane-i Klevehane-i Amire'nin', 1845'de 'Çini ve Cam Fabrikasının', bütün bu önemli tesislerin arasında yer alan ünlü 'Beykoz Kasrı'nın kurulmasını sağlamıştı.
Hatta, sadece Beykoz'a değil, çok yakınındaki Paşabahçe ve İncirköy'e bile etki yapmıştı. Çünkü İncirköy'deki bir başka küçük akarsu da, orada aynı tarihlerden başlayarak Tuğla Fabrikası, İspermecet Mumu Fabrikası, Cam Fabrikası, Şişe Fabrikası, İspirto Fabrikası gibi birçok sanayi tesisinin kıırulmasını etkilemiştir.
Yani kısacası, görülüyor ki Beykoz'un dereleri yüzünden Boğaziçi'nin yeşillikler içindeki kıyıları 1800'lerin ilk günlerinden beri kazanmış olduğu ünün yanında ayrıca da ileri bir sanayi bölgesi olmuştur.
* * *
Beykoz Fabrikası, bugün ilk kurulduğu yerde gelişerek üretimini sürdürmektedir. Bu fabrika ve ilk kuruluş günlerinin hatıralarını taşıyan pek çok şey bugün de yerli yerinde durmaktadır. Ancak zaman içinde ortaya çıkmış olan çeşitli ihtiyaçlar nedeniyle, çeşitli dönemlerde buradaki birçok eski yapı yenileştirilmiş, üretimde kullanılan teknolojilerin değişmesiyle de fabrikalardaki makinalar hemen hemen bütünüyle yenilenmiştir.
Ancak, 1810 yıllarından bu yana değişmeyen tek şey, geleneksel Türk dericilik sanayiinin en başarılı eserlerini elde etmeye çalışılmasıdır.
* * *
Bu kitapta izleyeceğiniz olaylar, genellikle pek çok arşiv ve eski kaynağın uzun süren taranması sonunda ortaya çıkarılabilmiştir. Çünkü Beykoz Fabrikası ile ilgili ayrıntılı bir arşiv bulunamamıştır.
Hemen anlaşılacağı gibi, böyle bir durumda, 1810 yılında kurulup üretime başlayan bu fabrika ile ilgili bilgileri toplama çalışmasında pek çok zorluklarla karşılaşılmıştır. Bu uzun süre içinde, fabrikanın gerek üretim tesislerinde kullanılan tekniklerde ve gerekse mimarisinde sürekli değişiklikler olmuştur. Ayrıca bu fabrika, yönetim açısından da birkaç temel değişiklik geçirmiştir.
Bütün bunlar ortada olduğuna göre, bu uzun süreyi aydınlatabilecek belgelerin zaman içinde niçin dağılmış bir halde olduğu daha kolay anlaşılmaktadır.
Bu çok uzun süreyi aşarak günümüze kadar gelebilen Fabrikanın arşivleri arasında ise sadece eski yıllardan kalan birkaç kayıt, bazı ayakkabı örnekleri ve çeşitli fotoğraflar bulunmaktadır. Bu yönüyle, bir bakıma Türk Askeri dericilik sanayii ve teçhizat tarihi açısından çok önemli bir belge niteliği taşıyan Beykoz Fabrikası'nın artık daha büyük bir dikkatle korunması ve değerlendirilmesi gerekmektedir.
İstanbul 1987
............................................................................................................................................................... Sayfa Başı

Türk Cam Sanatı ve Beykoz İşleri
Fuat Bayramoğlu


.Memleketimizin mamulleri arasında eski bir Türk sanat eseri ve Türk zevkini yansıtan özel bir tür olarak, çeşitli cam ve kristal eşya yapılmış ve bunların ilk yapıldıkları yer dolayısıyla "BEYKOZ" adı ile anılmaları adet olmuştur.
Beykoz camları hakkında bir incelemeyi ilk defa bundan 13-14 yıl önceleri, Tahran (İran) da görevli bulunduğum sıralarda kaleme almıştım. Bunun nedeni biraz da, orada Beykozlardan bir koleksiyon yapmak arzusunun doğması ve oldukça ilginç bir koleksiyon toplamayı da başarabilmiş olmamdır.
İlkin daha çok, bilgi edinmek arzusu ile başlayan bir araştırma, giderek yayımlanacak bir inceleme biçime getirilmek heves ve çabasına dönüştü. Konunun incelenmesi için o tarihte başvurabildiğim yazılı kaynaklar çok sınırlı olmuştu. Aslında da, Türk camcılığının ve cam endüstrisinin çok eski bir tarih ve geleneği bulunmasına rağmen bu konuda memleketimizde yayımlanmış eserlerin sayısı ve önemi hayli azdır; konuya yaraşır genel ve büyük bir eser yoktur. Yabancı kaynaklardan da bazı ilginç bilgiler verilmiş olmakla birlikte, tarafsız olamayan,'ya da kasıtlı olan yayım ve fikirlere rastlanmaktadır. Bu hal en ciddî bazı Avrupalı yazarlarda bile tesadüf edilen bir düşünce tarzından, ya da bilgisizlikten doğmaktadır. Örneğin, İstanbul'da yapılmış bir XVII inci yüzyıl saati, Viyana Savaş Müzesinden, ekspertiz için gönderildiği British Museum'da incelenilince, yazıları ve makinesinin Avrupa yapısı olmadığını anlayabilen İngiliz bilirkişilerin mütalâası; "Saat Türk yapımıdır, muhtemel olarak Galata'da çalışan Avrupalı ustalar tarafından yapılmıştır" (1) Niçin acaba ustaların Avrupalı olabileceği ileri sürülüyor? Benzeri bir saat Topkapı Müzesinde vardır ve "Amel-i meşhur Şeyh Dede" dir, (No. 16/1544). Yine, Londra'da British ve Victoria & Albert müzelerinin Türk çinileri ve kumaşları hakkında ilginç broşürleri vardır. Ama onlarda da, bu eserleri yapmış olanların Türk ustaları olduğunu kabul etmemek eğilimi ve gayreti görülür. (2) Türk camcılığı hakkında da bir ölçüde durum aynıdır. Ama yavaş yavaş gerçekler öğrenildikçe, kasıtlı, taraflı yayımların itibar ve değeri kalmamaktadır. Gerçeklerin tanıtılması yönünden Türk inceleyicilerine büyük görev düşmektedir.
Konumuz olan Beykoz'lara dair bugünkü bilgilerimiz sınırlı, müphem ve dağınıktır. Bu nedenle biz, bu incelemede, camcılık tarihimiz için yazılı kaynaklar ve daha önce yazılmış yerli ve yabancı eserlere dayanmakla birlikte konuyu bir ölçüde de şifahi bilgilere, şahsî müşahedelere, hatta bazı tahminlere ve istidlallere dahi yer vermek, koleksiyonumuzdaki parçalardan yararlanmak suretiyle işlemekte fayda olduğuna inanıyoruz. Başka bir deyişle bu satırlar sadece metotlu bir inceleme değil, onun yanında nitelikleri de anlatan bir hatıra demeti sunmak şeklinde de olmuştur. Bu usulü gütmekteki maksadım, ileride başka inceleyicilere saptayabilecekleri malzeme hazırlamak arzusudur.
Prof. Semavî Eyice, Roma'da bir kısmını görmüş olduğu şahsi koleksiyonumuzdan bir makalede bahsederken, bunların Beykoz olduklarını tasrihen zikretmeyip, sadece derlendikleri İran'dan söz etmiştir. Bu ifadeleri zihinlerde belki tereddüt yaratabilir, diyerek bir noktayı açıklamak istiyorum. Koleksiyondaki parçaların seçilmesinde büyük titizlik göstermeye ve Türk mamulâtı olmalarına elden geldiği kadar dikkat ettik. Bu konuda bize İstanbul antika tüccarlarından Bay Davut Musazade'nin yol gösterici büyük yardımları olmuştur. Koleksiyonumuzda bulunmayan bazı parçalar da Ankara Etnografya Müzesiyle Topkapı Sarayı Müzesinde ve bazı başka özel koleksiyonlarda, aranıp incelenmiştir. Ancak, yayımlanan resimler arasında, özel bir kayıt konulmamış bütün parçalar koleksiyonumuza aittir.
Bu incelemeyi hazırlarken yardımlarını gördüğüm Ankara Etnografya ve İstanbul Topkapı Müzelerinin Müdür ve ilgili elemanlarına teşekkürlerimi sunuyorum.
Fuat BAYRAMOĞLU.
..................................................................................................................................................... Sayfa Başı

Bir zamanlar Beykoz
Mustafa Yavuz

Beykoz fotoğraflarından oluşan bir albüm kitap yayımlandı. Yıllardır topladığı Beykoz fotoğraflarını bir araya getiren Mustafa Yavuz'un hazırladığı albüm kitapta 1854 yılında ilçeye gelen Eduardo Ernesto de Caranza'nın deklanşöründen çıkmış görüntüler de yer alıyor

Son yerel seçimde göreve gelen Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül, mazbatasını aldıktan birkaç gün sonra Mustafa Yavuz'u arıyor: 'Mustafa Abi, Beykoz'la ilgili bir kitaplık oluşturmak istiyorum. Tosya'nın beş kitabı var. Hafik'in iki kitabı var. Hatta Kargı'nın bile bir kitabı var. Beykoz'un ise yok. Şimdi senden başlamak istiyorum, görev sürem boyunca 15 Beykoz kitabı yapacağız.'

Bu konuşmanın üzerinden iki ay geçiyor ki, Beykoz Belediyesi Kültür Yayınları'ndan 'Bir Zamanlar Beykoz' albümü çıkıyor. Tabii bu Beykoz kitabı ha deyince basılacak bir eser değil. İçinde 1854 yılında ilçeye gelerek bilinen ilk Beykoz fotoğraflarını çeken Eduardo Ernesto de Caranza'nın deklanşöründen çıkmış fotoğraflar bile var. Şimdiye kadar çıkmış en kapsamlı Beykoz kitabında imzası bulunan Mustafa Yavuz, ilçenin güvenilir markası 'Yavuz Kardeşler' ailesinden... 1925 yılından itibaren ticaretle iştigal eden ailenin üçüncü kuşağından Mustafa Yavuz 1948'de Mescid Sokak'ta dünyaya geliyor. Amcası tekstil-konfeksiyon ürünleri satan mağazasını işletirken babası inşaat malzemeleri satan dükkanın başında bulunuyor. Mustafa Yavuz, öğrencilikle birlikte iş hayatına da atılıyor. O nedenle genç yaşta 'eski bir esnaf' oluveriyor. Kitap işine gelince...

Mustafa Yavuz 'İş hayatının temposu belli bir seviyeye gelince durup bakıyorsunuz. Doğup büyüdüğünüz yerler yavaş yavaş kayboluyor. İnsanın içini hüzün kaplıyor' diyor.

Bunu en çok ne zaman hissettiniz?

1980'lerden itibaren... Bizim Beykoz'umuz kayboluyordu. Yoğun göç dalgası kent kültürünü hızla eritiyordu. İstanbul ile birlikte ilçemin de mimari dokusu, bitki örtüsü değişiyordu.

Nasıl?
Eski güzelim ahşap evler müteahhitlere verilerek apartman haline getiriliyordu. Sonra ağaç dikme kültürü de değişti. Eskiden İstanbullular kendileri için değil, kentleri ve gelecek nesiller için ağaç dikerdi. Dişbudak, çınar, ıhlamur, at kestanesi, çitlembik... Bunlar geç büyüyen zor ve güzel ağaçlardır. Göç dalgasıyla birlikte İstanbul kavak ağaçlarıyla kaplandı. Artık gelecek için değil, kendileri için ağaç dikmeye başladı yeni hemşerilerimiz. Dikecek ve hemen ağacın büyüdüğünü görecek!

AHMET MİTHAT EFENDİ'NİN KIRMIZI YALI'SI BİLE BEYAZA BOYANDI

Bu olumsuz gelişme sizi nereye götürdü?
Eskiden beri tarihe karşı ilgim vardı. Pul satan dükkânlardan Beykoz kartpostalları almaya başladım. Sonradan öğrendim ki, bunlar kolay bulunan harcıâlem şeyler. Değerlilerinin müzayedelerde satıldığını öğrenip katılmaya başladım. Yaklaşık 20 yıldır, Beykoz fotoğrafları, resimleri ve gravürleri topluyordum.

Kitap için mi?
Hayır kendim için... Kitaplaştırma projesi Belediye Başkanı Muharrem Ergül'ün kışkırtmasıyla oldu. Bu açıdan ona teşekkür borçluyuz biz Beykozlular...

Mustafa Yavuz bir yandan eski Beykoz belgeleri toplarken bir yandan da var olan Beykoz'un fotoğraflarını çekiyor. Ve bir gün...

'1997'de Beykoz Vakfı'nda bir dia gösterisi yaptım. Hem eski Beykoz'u hem de şimdikini gösteriyordum. Eskiden Beykoz'da çok fazla azınlık yaşardı. Onların son kalanlarını da davet ettim. Ermeni Kilisesi'nin iç çekimlerini gösterip anlatırken birden durup soruyordum:

'Doğru mu söylüyorum Varujan?'
'Evet Vre doğru söylersin!'

Herkes dönüp sesin geldiği yere bakıyordu. Böylece Beykoz'da Ermenilerin yaşadığını da o sırada gösterdim. Ne yazık ki, dört kişi kaldılar. Rum ve Yahudi hiç kalmadı. Ama Rum kilisesi duruyor.'

Beykoz giderek anılarda kalmaya devam ediyor. Öyle ki Beykoz'un simge yapılarından biri olan Ahmet
Mithat Efendi'nin 1890'dan ölünceye kadar (1912) yaşadığı evi-tarihi adıyla-Kırmızı Yalı, bile şimdiki sahipleri tarafından beyaza boyanmış bulunuyor.

Bir Beykozlu tarafından hazırlanmış en kapsamlı Beykoz Kitabı, Boğaz'ın zengin tarihli ilçesine çok yakışan bir ilk adım niteliği de taşıyor. Beykoz kitabı satılmıyor, Beykoz Belediyesi'nden temin edilebiliyor. Keşke satılsa da isteyen herkes alabilse...



Bir zamanlar Beykoz
Mustafa Yavuz

Bir Zamanlar Beykoz adlı albüm, Osmanlı döneminde ünlü bir mesire ve sayfiye yeri olan,
kürek yarışlarına, şenliklere ev sahipliği yapan bir ilçenin yaşadığı değişimi yansıtan bir belge...

Bir zamanlar İstanbul'un gözbebeği olan Beykoz, bugün gözden düşmüş ilçelerin başında geliyor. Eskiden ormanları, korusu, bağ ve bahçeleriyle ünlüymüş; sayfiye ve mesire yeriymiş. Çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapmış, 2 bin 700 yıllık bir geçmişe sahip. Ama tarihinin hiçbir döneminde son 50 yılda olduğu kadar horlanmamış, hırplanmamış. Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül, ilçesine sahip çıkmak amacıyla ve bugüne kadar ilçenin 'müstakil tarihi'nin yazılmamış olmasından duyduğu hicapla harekete geçmiş... Bir Zamanlar Beykoz albümü işte böyle gecikmiş bir farkındalığın ürünü. Belediyenin kültür yayınlarının ilki olan albümün tasarımcısı ve editörü Mustafa Yavuz, doğma büyüme Beykozlu. Çocukluğunun geçtiği koru, çayırlar, spor kulübü, çeşmeler belleğinde unutulmaz izler bırakmış. 1970'lerden itibaren hızla kaybolan sosyal dokuyu, gelecek kuşaklara aktarabilmek tutkusuyla fotoğraflar ve belgeler toplamaya, yörenin tarihini araştırmaya koyulmuş.

Ruhunu kaybeden ilçe
Tarihçilere göre Bizans döneminde bir balıkçı köyü olarak varlığını sürdürür Beykoz. Fetih sonrası 16. yüzyıldan itibaren Müslüman nüfus ağırlığını koymaya başlar. Evliya Çelebi'nin seyahatnamesine göre Beykoz'un iskeleleri, dalyanları, bağ ve bahçeleri ünlüdür. 18. yüzyılda bir mesire yerine dönüşür; Kanlıca, Göksu dereleri, Çubuklu ve Tokat bahçeleri ile Boğaz'ın incisidir artık. 19. yüzyıldan itibaren padişahları, devlet adamlarını ağırlar. Yine bu yüzyılda kurulan fabrikalar ve sanayi atölyeleriyle ekonominin ağır topu olur. Cumhuriyet sonrası da bu geleneği sürdürür. Rakı ve ispirto, cam, deri fabrikaları, akaryakıt ve dolum tesisleri kurulur. Ahali için istihdam yaratılır, ama gerek çevre kirliliği gerekse sosyal dokunun değişmesi sonucu Beykoz 1960'lardan sonra sayfiye ve mesire olma özelliğini yitirmeye başlar. Bir zamanlar kadınlı erkekli denize girilen, kayık yarışlarının yapıldığı, büyük deniz şenliklerine sahne olan kentin bu gözde mekânı, kırsal kesimden göç edenlerin kültürüne teslim olur. Eski şenlikli yüzünü de yitirir, asık suratlı, muhafazakâr bakışın güçlendiği bir yer haline dönüşür.
Bugün ise Beykoz yeniden bir değişim içinde; fabrikalar teker teker kapanıyor. İşsizlik hükûm sürüyor. İşini kaybeden işçiler başka kentlere göç ediyor. Esnaf eski gücünü yitirmiş. Beykozlular kapanan fabrikaların yerine neyin konulacağını merakla bekliyor; ilçenin turizme açılacağı, kapanan fabrikaların yerine sosyetik mekânların boy göstereceği söyleniyor, ama söylentilerin henüz aslı astarı yok.
Uzun söze ne hacet! Bir Zamanlar Beykoz albümündeki resimler yüz yıllık başkalaşımı açık ve net sergiliyor... Albümde, ilçenin bağlık bostanlık olduğu yeşil dönemlerde yapılmış renkli ve siyah beyaz gravürler, Padişah Abdülmecit tarafından şehrin planlanması için İstanbul'a getirtilen Ernesto de Caranza'nın çektiği 1854 tarihli siyah beyaz fotoğraflar, imzasız onlarca fotoğraf ve yüzyıllık kartpostallar bulunuyor.

Resimlerin söyledikleri
İşte, albümden seçmeler: Yûşa Tepesi'nden kuşbakışı Boğaz... Hünkâr İskelesi kıyılarında gezinen saltanat kayıkları; Türk ve gayrimüslümlerden oluşan esnaf, macuncu, sakacı, baca temizleyicisi, balıkçılar, seyyar dondurmacılar ve şerbetçiler, semerciler; kahvehanelerden insan manzaraları; sosyetik mesire alanları; yandan çarklı vapurlar; ünlü yalılar; Terlikçiler Loncası'nın Beykoz Çayırı'nda yaptıkları kuşak kuşanma töreninden ve geleneksel deniz şenliklerinden enstantaneler; aralarında kadınların da bulunduğu kürekçiler; Marmara'nın balık kaynadığının isbatı tekneler tekneler; Hafız Burhan'ın sahne aldığı tarihi Boğaziçi Gazinosu; Küçüksu Plajında mayolu kadınlar...
Mustafa Yavuz, albümün 'Beykoz'u yeniden nasıl kurgulayabiliriz düşüncesine ilham kaynağı olabilmesi' için hazırlandığını söylüyor. 21x30 cm kondisyonu yeni gibidir.
................................................................................................................ Sayfa Başı

200 Yıllık Boğaziçi Cam Mirası İçinde BEYKOZ Camları
Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş

200 Yıllık Beykoz Camcılığı Mirası
Cam sanatı mirası içinde Doğu Akdeniz ve Anadolu'nun özel bir yeri vardır. Çünkü ilk cam üretimi Doğu Akdeniz'de başlamış, Roma İmparatorluğu döneminin gelişmiş cam sanayii de bu topraklar üzerinde önemli ürünler vermiştir.
1450 yılından bu yana Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise, bu miras, İstanbul'da gelişen başarılı bir camcılığı desteklemiştir. Özellikle Topkapı Sarayı tarafından desteklenerek gelişen bu yarışın en son ve en ilginç sonuçlarından birisi, 200 yıl önce Sultan III. Selim döneminde başlatılmış olan Beykoz camcılığıdır.
Aslına bakılırsa Beykoz camcılığı, 1800'lü yıllardaki Sanayi Devrimi'nin Osmanlı İmparatorluğu üzerinde yaptığı önemli bir değişimin simgesidir. Sultan III. Selim döneminde, Beykoz cam atölyelerinde ilk üretildiği günden beri, büyük bir ün kazanan, günümüze kadar yaşayarak gelebilen, önemli müze ve koleksiyonlarda bulunan 'Beykoz Camları' böylelikle yaratılmıştır.
Elinizde bulunan kitabımızda, Şişecam olarak sahip olduğumuz 'Beykoz' camları mirasının kaynaklarını, değişik dönemlerdeki gelişmelerini ve günümüze ulaşan etkilerini izleyeceksiniz. Ayrıca bu kitaptaki eserlerin Şişecam Koleksiyonu'na ait olması, tarihi sorumluluğumuzu ve duyarlılığımızı da ortaya koyması bakımından bizler için ayrı bir anlam taşımaktadır. Böyle anlamlı, değerli bir mirasa ve sorumluluğuna sahip olan bizler, bundan büyük güç alıyoruz.
Beykoz cam geleneğinin yakın dönem tasarımlarına imza atan, bu konudaki belge ve kaynakları araştıran, kitabı yazan, yayına hazırlamada büyük emeği geçen Prof. Önder Küçükerman'a ve basımı büyük bir özenle gerçekleştiren Atilla Aksoy'a Şişecam Topluluğu olarak teşekkür ederiz
GİRİŞ
Prof. Önder Küçükerman
'Beykoz' Camları Kimliği
Bu kitapta, Osmanlı İmparatorluğu'nun geleneksel 'Lonca' düzeninin üretimde etkili olduğu 16. Yüzyıl'dan bu yana, cam sanayiinin ve sanatının geçirdiği değişimlerin sonucunda yaratılmış olan 'Beykoz' camlarının gelişmeleri ve ürünleri inceleniyor.
19. Yüzyıl'da Beykoz bölgesinde başlatılmış camcılığın ürünlerini yan yana dizip, bunlara kulağınızı dayarsanız, aslında çok ilginç ve renkli bir yarışın öyküsü dinlersiniz. Çünkü bu camları izleyerek, uzun bir süre içinde yaşanmış olan 'uluslararası sanayi rekabetini, siyasal kararları, büyük yatırımları, başarısızlıkları, başarıları', sanki değişik bir dilde yazılmış 'özel bir cam eser olarak' dinleyebileceğinize inanıyorum.
Ama tarihi Beykoz camlarının belki de asıl önemli yanı, biçimsel güzelliklerinin ötesinde, gerçekte son 'iki yüz yılın uluslararası sanayi ve sanat yarışının günümüze kadar gelebilmiş ürünleri' olarak taşıdığı çok yönlü anlamıdır.
Üstelik, Beykoz camları, bu yönleriyle de Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük önem vererek başlattığı bir dizi sanayileşme projesinin camcılık konusunda elde ettiği 'ürün kimliği ölçeğindeki' çok başarılı temsilcileridir.
O nedenle, bugün müzelerin ve koleksiyonların camlı bölmelerinde sessizce duran Beykoz camları, gerçekte 19. Yüzyıl'da, Boğaziçi bölgesini bir tür gelişmiş sanayi bölgesine dönüştürme projelerinin heyecan dolu ve yapıcı günlerini temsil etmektedir. Bu yüzden o camların her biri, dönemlerinin hareketli olaylarını özetleyen birer sessiz 'İstanbul eseri'dir.
Diğer yandan bu eserler Beykoz bölgesindeki yaklaşık iki yüz yıllık bir 'Yaratıcılık sürekliliğinin' temsilcileridir. Ve her yönden o dönemdeki sanatımızın, şiirimizin, müziğimizin ve kültürümüzün cam teknolojisi üzerinde yorumlanarak, özetlenerek yansıması olarak, özel bir anlam da taşırlar.
Beykoz camları, aslında Sultan III. Selim ile başlayan bir yeniliğin simgeleri olmakla birlikte, bugün artık Boğaziçi'nin 19. Yüzyıl'daki şiirini, müziğini ve sanatını simgeleyen bir marka olmuştur.
Kitapta bütün bunların yanı sıra, Beykoz camlarının başlangıcından bugüne kadarki gelişiminin teknik özellikleri de inceleniyor. Böylelikle Beykoz camları ile ilgilenen veya koleksiyon yapanlar, bu camların üretiminde kullanılmış olan eski teknikler hakkında gerekli ölçüde ve ayrıntılı teknik bilgi bulacaklardır.
................................................................. Sayfa Başı

Hacı Manuil Beykoz'da Neler Oldu?
Thrasos Kastanakis

"Vakit çok geçti, gece yarısına yaklaşıyordu. Beykoz'dan aşağı inmekte olan bir atlı Sultaniye çınarlarına yaklaşıyordu. Sağında Boğaziçi'nin suları geç çıkmış ayın ışığında kıpır kıpır oynaşıyor, karşı kıyıda, İ Steni'den Büyükdere'ye kadar yaldızlar gibi göz kırpıp duran bir kaç ışık görünüyordu. Havada tertemiz, tuzlu bir esinti vardı ve yazın sıcağında bütün gün kavrulmuş olan toprağın dışa vurduğu bu koku bu esintiye karışıyordu. Uzaklarda bir kayıktan Türkçe bir meraklidiko duyuluyordu."
................................................................................................................................................................. Sayfa Başı

Sayyadane Bir Cevelan Beykoz'dan İzmit Körfezi'ne Bir Av Gezisi
Ahmed Midhat

Tanzimat sonrası Türk yayın hayatının "hace-i evvel"i (ilk öğretmeni) Ahmed Midhat'ın bu küçük, ama sevimli kitabı gezi edebiyatının ilk örneğidir. Üstat Orhan Şaik Gökyay'ın dediği gibi kitap, "...yalnız eğlenceli bir gezinin hikayesi olarak kalmamış, türlü yönlerden okur için yararlı olmuştur. (...) bu türden başka kitapların yazılmasına da yol açmıştır". Sayyadane Bir Cevelan, ilk önce Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika edilmiş, daha sonra 1981'de kitap haline getirilmiştir. Ahmed Midhat, latif bir üslüpla, Beykoz'dan, başlayıp İzmit Körfezi'nde sona eren bir kotra gezisini ve ardından Tavşancıl'ın bakir tepelerinde yapılan bir av partisini anlatır. "Keyfim" adlı kotrayla yapılan bu gezinin dönüş rotasında Ada sahillerinin güzellikleri temaşa edilir, "büyük mikyasta bir mehtabiye'nin keyfine varılır. İstanbul'un "soylu kibarları"nın daveti üzerine katıldığı bu gezi boyunca Ahmed Midhat, 19. yüzyılın son demlerinde Boğaziçi sahillerini, sahilhanelerini, sayfiyelerinin güzelliklerini yadeder; bir yandan denizcilik dersleri verir, avcılık serüvenlerini anlatır; bir yandan da İstanbul'un tarihine dair ufak tefek notlar düşer, mitolojik anektodlar nakleder. "Keyfim'le yapılan bu keyifli gezinin -Ahmed Midhat'ın kitaba yazdığı "Önsöz'de" belirttiği gibi- "tafsilatı ise aşağıda olduğu gibidir"....................................... Sayfa Başı

Yazı ve resimlerde Beykoz
Ah O Beykoz
Ünver Oral

Beykoz, İstanbul'un şanslı ilçelerinin herhalde başında gelebilir. İki yanı deniz, bir yanı boydan boya ormanlık... Her yanı ayrı yeşillik, toprakları bereketli... Bir yanda en güzel, sebze ve meyveler, bir yanda balıkçılık ve avcılık... Her yanda çeşmeler ve mesireler... Çiftlikler, yalılan, köşkler...
1952 yılında bile Beykoz-Üsküdar arasında iki özel otobüs yolcu taşıyor; odun-kömür ve yükleri halâ öküz ve at arabaları getiriyordu. Fayton olmasa, at ve eşekler olmasa... Ama bu hayatın da elbette ayrı güzellikleri vardı...
Yâni daha eskilerde kara ulaşımı özellikle iç yerleşimlere yok gibiydi, yollar yoktu. Sahillerde ise kayıklar ve sandallar ihtiyacı karşılıyordu. Bu ulaşım zorluğu sebebi ile de ilçede bahar ve yaz ayları canlı ve güzeldi. Daha doğrusu sahilde sıralanan yalılar da birer yazlıktı.
Yerleşik halk tarımla ve balıkçılıkla meşguldü.
Bu bakımdan ilçeyi, yâni geçmişte ve sahil şeridinin yerleşim yerlerini ziyaret edenler belli merkezlere geliyorlardı. Küçüksu, Göksu, Anadoluhisarı, Kanlıca, günümüzdeki ismi ile Paşabahçe, Beykoz ve Yûşâ... Hünkâr iskelesi ve Beykoz çayırı... Çubuklu...
Bütün bu güzellikler, insanlar... Sanatçılar ve yazarlar, gezginler ve şâirler için ilham kaynağı... Saraya ve İstanbul'un merkezine uzaklığına ve ulaşım zorluğuna rağmen yerli ve yabancı insanlar, padişahlar ve devlet adamları Beykoz'a gelmişler.
Bazıları, bazı ressamlar ve gezginler Anadolu Kavağı ve Anadolu Fenerine kadar uzanmışlar.
Ressamlar denilince biraz durmamız gerekiyor. Bırakın İs-tanbul'u-Beykoz'u, ülkenin her yerini resimleyip bize geçmişin bir fotoğraf ustalığıyla ulaşmasını sağlamışlar. Ellerine sağlık!
Bunlar gravürlerdir.
Yapanlar kim? Avrupalı ressamlar!
Bizde resim günah ya?!
Neyseki yıllar sonra tablo yapımlarına ve çizim resimlere bizim ressamlar da eklenmiş de bu hatıralar daha zenginleşmiş...
Bu gravürler birer tarihtir. Beykoz'la ilgili olarak da birçok gravür bulunuyor. Onlara bakınca ilçenin geçmişi bir târihî hayal şeridi gibi gözlerinizin önünden geçiyor. Kaç defa şekil değiştiren çeşmeler, kaleler, insanlar...
Eski Beykoz sessiz ama konuşuyor...
O mesireler: Günübirlik gelenler, çadır kuranlar... Hele şâirler ve sonra yazarlar... Farklı duygularını ayrı güzellikte anlatmışlar. Yazarlar da düşüncelerini... Hattâ aynı şeyi anlatmış olsalar bile...
Mesirelerin gezintilerine rengârenk kıyafet defileleri, sazların ve güzel seslerin mûsiki ziyafetleri karışmış... Bu güzelliklere süzülen gözler, düşürülen mendiller ve iç çekmeler destek vermiş... Bu özel duygular şiir olmuş ama çoğu küllenip sahibi ile birlikte kaybolup gitmiş...
Türklerin, İstanbul'un fethinden önce yerleştiği Anadolu yakasında Beykoz böylece geleceğe hazırlanmıştı.
O gelecek şimdi biziz, ama o Beykoz nerede?
......................................................................................................... Sayfa Başı

 

Şiirlerde ve Şarkılarda Beykoz
Ünver Oral

Şiirler ve şarkılar gönülleri dinlendirir ve seslendirir. Gönüllerde güzellikler vardır.
Beykoz'un güzellikleri de gönüllerde yer bulunca şiir olmuştur, şarkı olmuştur.
Bu şiirler, bu şarkılar unutulmamalı, yenileri için yol göstermelidir.
İşte bu şiirler ve sarkılan bir araya toplayan, konusunda ilk ve tek olan eserimizde çalışmayı daha renkli, sevimli ve faydalı yapacak uygun bilgilerde bulunmaktadır.
Eser, şiirler ve güfteler olarak iki ana bölüme ayrıldı. İlk bölümde "Şiirlerde İstanbul'',"Şarkılarda Boğaziçi" ve "Şiirlerde Beykoz" ara başlıkları yer aidi.
Beykoz şiirlerinde ise ilgili yarışmalara katılmış çalışmalar, ödüllülere öncelik verilerek, -kinci grup olarak bir araya toplandı.
"Beykoz şiirleri Yazım yarışmalarına katılmış şiirlerin tamamını, ne yazık ki özel çabamıza rağmen bulamadığımızı da belirtelim.
Ana bölümü meydana getiren Beykoz şiirleri, yazanlar alfabetik isim sırasına göre yer aldılar.
Daha güzel, daha değerli ve daha çok sevilecek yeni şiirlerin ve güftelerin yazılmasında bu vesile ile yardımcı olabilmek için, şiir sanatı ve tekniği konusunda özet ve temel bilgiler de birkaç sayfada hatırlatılmıştır. Çünkü bu konuda kitap hemen hiç yoktur. Olanlar da ancak büyük kütüphanelerde bulunabilir.
Eski yeni birçok ve çeşitli şiirin sunulduğu eserimiz, konusu dışında, şiire ilgisi ve sevgisi olan Beykoz'lu çocuklarımıza, gençlerimize ve yetişkinlerimize de elbette ayrıca faydalı olacaktır. Her üç bölümde de dili eski veya şairi ünlü olan şiirler baş tarafa alındı.
"Özel şiirler" başlığı ile verilen çalışmaların da, yazılacak veya yazılması gereken yenileri için örnek olacağım umarız.
.
......................................................................................................................................................................................
Sayfa Başı

Bir Beykoz'lunun anıları
Mehmet Ali Yeşilbaş

İnsan öğrenerek yaşamını sürdürür, öğrendiklerini biriktirerek kendine yeni yaşamlar oluşturur. Bir önceki yaşamdan bir sonrakine kalanlar da yeni hayatların ikamesinde önemli işlevler üstlenir. Eserlerini ve eylemlerini gelecek kuşaklara aktarabilen topluluklar kalıcı olabilmişlerdir. Şu anda yaşam sürdürdüğümüz topraklarda kendimizden önce kimlerin yaşadığını tespit edebilmemiz ancak onlardan bize kalan bilgilerle mümkündür.
Beykoz, tarih boyunca güzelliğiyle ün salmış bir yer... Deniziyle, ormanıyla cazibe merkezi olmuş kentlerden... Beykoz'un kırk sene öncesini hatırlayanlardan dinlediklerimiz, sanki başka bir şehri tasvir eder gibi... Dalyanlarında yakalanan kalkan, orkinos, kılıç balıklarından, yeşilliklerinde gezen kuşlarına kadar özel bir kent... Bugüne bakıldığında sanki hiç yaşanmamış, hiç görülmemiş gibi gelen hatıralar ve mekânlarla dolu bir kent... Kısacası Beykoz görünenin ötesinde başka bir tarihe sahip olan kentlerden...
Beykoz, coğrafya olarak İstanbul'un en büyük ilçesi, tabiat güzelliği olarak Türkiye'nin en güzel yerleri arasında sayılan ünlü bir kent... Beykoz'un geçmişinden bugüne kalanlar ise ancak yaşlıların anlattıkları ve bir avuç Beykoz âşığının elinde birikenler... 2700 yıllık tarihe sahip bir kentin bugüne kadar yazılmış müstakil bir tek kitabının olmayışı, geçmişte yaşananların tatlı bir hatıradan başka bir anlam ifade etmemesine neden oluyor. Bir kentin tarihi ve kültürü kadar, kente sahip çıkanları varsa büyüklüğünü belli eder. Binlerce yıllık tarihe sahip Mısır'ın kentleri, hakkında] yazılanlar ve anlatılanlarla tüm dünyanın gözdesi haline gelebilmiştir.
Güzelliği ve tarihî geçmişiyle içinde binlerce hatıra barındıran bir şehri kayıt altına almak için "Bir Beykoz'lunun Anıları" kitabını hazırladık. Padişahın eğlenmek için verdiği balolara mekân olmuş Beykoz Kasrı'ndan, kanlı bir savaşa son vermiş antlaşmanın imzalandığı Hünkâr İskelesi'ne şiirlere konu olmuş büyük dalyanlarından, j mehtabı seyretmeye gelen insanlarla dolup taşmış çay bahçelerine kadar birbirinden farklı yüzlerce farklı hatırayı yansıtmaya çalıştık. Umarız bu kitap, bizden sonra gelenlere bırakabileceğimiz onurlu bir mirasın güzel bir parçası olur.

Muharrem Ergül
Beykoz Belediye Başkanı
............................................................................................... Sayfa Başı

Beykoz'da Zaman - Beykoz ve Tarih -1
Bir Müteşebbisin Hikayesi: Ahmet Mithat Efendi

Sunuş
Beykoz İstanbul'un ve Türkiye'nin tarihi geçmişi ve doğal güzelliğiyle dünyaca ünlü semtlerinin başında gelir. İstanbul'a duyulan hayranlığın ve onun doğal güzelliklerine karşı beslenen sevginin temelinde Beykoz unda önemi ve özel bir yeri vardır. İstanbul, Beykoz'dan bakılınca bir başka güzeldir. Farklı bir ihtişam içinde izleyicisini büyülemektedir. İstanbul'u. Allah'ın bir dünya başkenti olarak yarattığın, ifade eden Avrupai, gezginler. Beykoz'u da İstanbul'un en güzel beldesi olarak tasvir ederler.
Beykoz'da Zaman, Beykoz'un zamana tanıklığını, zamanın Beykoz'a kazandırdıklarını, zamanın şahitliğinde anlamak/anlatmak amacıyla hazırlanmıştır.
Yerel tarihin, ulusal kültürün ve insanlık tarihinin tamamlayıcı bir unsuru olduğu anlayışıyla hazırlanan Beykoz'da Zaman'da, Beykoz'un tarihi, kültürü, folkloru, sosyal ve ekonomik hayatı, dünü, bugünü ve geleceği üzerine yapılan araştırmalar, hazırlanan projeler ve düşünceler yer alacaktır.
Daha sonra geniş bir külliyata dönüşmesi planlanan Beykoz'da Zamanla, bir ilçe belediye yönetimi, yerel tarihinin olabildiğince tüm ayrıntılarını yazıya geçirerek, görsel malzeme eşliğinde Türk ve Dünya kültürüne katkıda bulunmaktadır. Kendi insanına yaşadığı topraklara sahip çıkmanın yollarını ve önemini gösterip Beykozluluk kimliğini kazandırmayı amaçlamaktadır
Beykoz Belediye Başkanı Sayın Muharrem Ergül, ilçesinin tarihi, kültürü ve, Beykoz'da oluşan insanlık değerlerinin ortaya konulmasıyla ilgili düşüncelerini şu cümlelerle ifade etmektedir: "Beş yıllık sûre içinde bir çok işler başarabilirim. Ancak, bu süre içinde, Beykoz'u altınla kaplamış olsam bile, bir Beykoz külliyatı oluşturamadığım takdirde kendimi başarılı saymam."
Beykoz'da Zaman bu kültürel şuurun ve kararlılığın ifadesi olma gayretinin ürünüdür.
Beykoz'da Zamanın ilkinde, Beykoz'a dair önemli araştırmalara, denemelere, söyleşilere yer verdik. Muharrem ErgüTle yapılan söyleşi, Beykoz Belediye Başkanı'nın, Beykoz'un dününe, bugününe ve geleceğine bakışını, yaptıklarını, yapmak istediklerini ve temel yaklaşımlarını ortaya koyuyor.
Prof. Dr. Semavi Eyice. Beykoz'un tarihini, Prof. Dr. Orhan Okay ünlü Beykozlu Ahmet Mithat Efendi'yi ve yalısını, Doç. Dr. Fatih Andı Ahmed Mithat Efendinin romanlarındaki Beykoz'u anlatıyor.
Acaba Tokatköylüler buralarda Fatih Sultan Mehmed'in, Kanunî Sultan Süleyman'ın konakladığından haberdar mıdır? Dr. Arif Bilgin, bugün köye dönüşen Tokat Bahçesi'nin Osmanlı Padişahlarının nezdindeki hatırlı konumuna ışık tutuyor. Dr. Recep Çelik Osmanlı arşivlerindeki Beykoz'un ormanlarına/ağaçlarına ait belgeleri günümüz alfabesiyle aktarıyor.
Prof. Dr. Saadettin Ökten, Alev Alatlı ve Mustafa Yavuz ise yaşadıkları Beykoz'u tanıtıyor, duygularını, hatıralarını ve Beykoz'un geleceğine yönelik önerilerini bizlerle paylaşıyor. Dr. Ümit Meriç Ökten mektepleşen bir manifatura dükkânını ve Şakir Turan'ı anlatarak Beykoz'un yakın tarihine ışık tutuyor.
Ruşen Eşref Onaydın, yolumuzu yaşadığı Göksu'ya. Ahmet Muhtar Alus ile Beykoz'la Kanlıca arasına çeviriyor. Reyan Tuvi, bizi İstanbul'un yanı başındaki turistik Polonya'ya, Polenezköy'e götürüyor. Faruk Nafiz Çamlıbel Boğaziçi edebiyatından kesitler sunuyor.
Kültür Sanat sayfasında, kitap ve musiki severlere bazı yayınlar tanıtılırken, bulmacalar Beykoz'u hatırlatmaya devam eden soluklanma duraklarını oluşturuyor.
Bu çalışmanın hazırlanmasının tüm aşamalarında, heyecanını gizleyemeyen, teşvik ve yardımlarıyla ilgisini sürekli canlı tutan Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül'e. katkı ve daimî desteklerinden dolayı Başkan Yardımcısı Ali Bilir ve Basın Müşaviri Zeynel Yaman'a müteşekkiriz.
Beykoz'da Zaman'ın 2. sayısında buluşmak dileğiyle

Dr. Coşkun Yılmaz
...................................................................................................... Sayfa Başı

Beykoz Hep
İstanbul Kalan İstanbul

Sevgili Hemşerilerim,
Bir ülkeyi sevmek, o ülkenin kültürünü, sanatını, tarihini, karış karış toprağını, velhasıl bütününü sevmekle mümkündür. Sevdiğimiz bir varlığı yakinen tanımadan sevmek, romantik bir bağlılık olur ki, bu da gerçekleri görmemek, bilmemek demektir. Ben şuna inanıyorum ki, benim ülkemin insanları Beykoz'u tamsa, onu bir kat daha sevecek, bir kat daha tanıma ihtiyacını duyacaktır. Yahya Kemal Beyatlı "Bu ülkenin hangi tepesinden bakarsanız bakınız, buralarda yüzyıllarca meskûn yaşamış bir milletin varlığım göreceksiniz" der. Ünlü şairimiz bu sözleri sanki Beykoz için söylemiştir. Çünkü bunu Beykoz'da anlamak ve yaşamak öylesine kolay ki, Yalıları, av köşkleri, çeşmeleri, namazgâhları ve türbeleri ile bizleri yüzyıllarca geriye çekecek ve Türk-İslam kültürüne dâhil olmamız şuuru ile bambaşka bir lezzet bulacaksınız. Büyük bir hızla maddeleşen dünyamızda, manevi bağlar her ne kadar zayıflamış görünse de, cağımızda bir milletin fertlerini birbirine bağlayan en önemli faktörün de,;yine bu değerler olduğunu bütün dünya kabul etmektedir.
Bugün dünyamızda, bazı milletleri birbirine atomun çekin gücü bağlıyorsa da, bizi yüzyıllardan beri bütün haşmetiyle devam edegelen Türk-İslam kültürü birbirimize bağlamaktadır. Beykoz'umuzun tarihi ve turistik yerlerini tanıtan bu kitabı hazırlamamızın en büyük sebeplerinden biride budur. Beykoz, eşsiz tabiat "güzellikleri arasında, insanın şehrin gürültüsünden uzaklaşarak dinlenebileceği, günlük kaygılarından uzak olarak piknik yapabileceği, İstanbul'un ender ilçelerinden biridir. Yeşilin en yeşilini, mavinin en mavisini insan, ancak Beykoz'da görebilir. Beykoz'un ayrı bir özelliği de suları ve tarihe mal olmuş Beykoz Paçası'dır. Osmanlı saraylarına su buradan gittiği gibi, fizikten güçlü kalabilmek içinde, saray erkânının özellikle Beykoz Paçası yaptırdığı söylenir. Bunları sayarken Beykoz'a adını vermiş olan cevizimde unutmamak gerekir.
Velhasıl doğa güzellikleri, suları, tarihi eserleri, paçası ve cevizi ile
Beykoz "HEP İSTANBUL KALAN İSTANBUL'dur.

Saygılarımla Ali Zengin
Beykoz İlçesi Belediye Başkanı
......................................................................................... Sayfa Başı

Anadolu Feneri "Tarihten gelen ışık"
Ali Soysal

SUNUŞ
Yaşanmış, hem de dönem-dönem çok iyi şartlarda yaşanmış ve tadı iyi çıkarılmış, fakat yazılmamış bir şehirdir, İstanbul.
Kaleme-kağıda yeterince geçmemiştir.
Basımevinin icadından önce, bu pek beklenen bir şey değildi. Yazı zaten insan eli ile kağıda döküldüğü şekli ile kalıyor, bu da en çok bir kaç adet çoğaltılıyordu.
Ama kurşundan dökülmüş harflerle çok sayıda yazının çoğaltılması demek olan kitabın icadından sonra, Avrupa, her konuda düşünce üretmeye ve bunları toplumun üst tabakalarına yaymaya başladı.
O tarihin az sonrası, dünya coğrafyasının bu köşesinde iki kıtanın ve iki denizin kenarına kurulmuş bu kentte, Osmanlı denilen yeni bir gücün ve yeni bir düzenin egemenliğine rastlamıştı.
Osmanlı, özel bir felsefeye dayanıyordu:
Bu dünyanın ancak bir köprü olduğuna, asıl yaşamın ölümden sonra başladığına inanıyor, onun için toplumun uzun hayatına adanmış yapılarını taştan, fakat hükümdarlarınki dahil her türden kişinin geçici yaşamlarında kullanacakları konutlarını tahtadan yapıyor, onların sürekliliğine hiç bakmıyor, başşehrinin doğal güzelliklerini en keyifli şekilde yaşayarak tadını çıkarıyor, fakat bu yaşamı, bu yapıları, bu üretimleri ölümsüzleştirmek için kağıdı ve kalemi kullanmayı da gerekli bulmuyordu. Resim sanatı ise, dinsel inanışla, zaten, en sınırlı şekliyle uygulanıyordu. Böyle bir felsefe ve yaşam biçimi içinde taht şehri, ancak Batıdan gelen bir avuç elçinin, gezginin, antika toplayıcının yazdıkları ile, kitaplara yansıyabildi.
18. yy sonunda zevklerde, yapı sanatında başlayan Batı rüzgarları, 19.yy'da, düşünce sistemi üstünde de etkisini göstermeye koyuldu.
Türk yazarları, şiir geleneğinden çıkıp, roman, hikaye ve etüt türünden yazılara başladılar.
II. Cihan Savaşından sonra açılan değişik bir dönemde, şehir ve semt monografileri gündeme geldi.
20-30 yıldır, İstanbul konuları ilgi çekmeye başladı.
Bunda, bu şehrin öneminin biraz anlaşılması kadar, onun eski güzelliklerinin ve değerlerinin birer birer yitirilmesinin aydın çevrelerde uyandırdığı acının da, etkisi var.
Her şeyin önceleri yavaş yavaş, şimdilerde ise hızlanan bir tempo ile bozulmaya ve geçmişe kaymaya başladığına tanık olmanın doğurduğu bir duygu ile, sayıları Batıya göre, hala çok çok az olsa da, her meslekten insanlar, İstanbul'u yazma ihtiyacını duyuyorlar.
Elinizdeki kitap, asıl şehrin kenarında mekan tutmuş eski bir 'balıkçı köyünün', bir hukukçu elinden çıkmış hikayesi.
Bu köyü sevip yerleşmiş, onun bir oranda süren güzelliklerine, onun yeşil kırlarını baharlarda silme örten kır çiçekleri dünyasına, temiz rüzgarlarına, sessizliğine ve son kalmış tahta evlerine aşık olmuş Av. Ali Soysal'ı hem bu sevgisinden dolayı, hem kitabından dolayı, kutlarım.
Çelik Gülersoy

Önsöz
Üç büyük İmparatorluğa başkent olmuş bir şehirdir İstanbul. Dolayısıyla onun tarihinin ve kültürünün aynı öl-çüde zengin olması tabiidir. Devletinin ihtişam ve kudretini göstermek isteyen imparatorlar, padişahlar ya da yüksek düzeydeki diğer devlet adamları en güzel sarayları, en güzel camileri, en güzel kiliseleri, kısaca her şeyin en güzelini ve gösterişlisini bu şehre yaptırmışlardır. Bir başkente yakışandan da öte güzelliklerle donatılan bu kente tabiatın bahşettiği cömertlikler ise saymakla bitmez: Ilıman bir iklim, -zaman zaman olan depremleri saymazsak- doğal afetlerden uzak bir yaşam, verimli bir toprak, -hala kese kese bitiremediğimiz- gümrah ormanlar, kuzeyin verimli ovalarını ve güneyin yarı tropik topraklarını birleştiren bir su yolu, balık kaynayan deniz, vs...
Sadece mimari yönden değil beşeri yönden de İstanbul'un gelişmesi hep ileriye doğru olmuştur. İçinde öğrenme hırsı olanlara ya da devlet yönetiminde söz sahibi olmak isteyenlere bu şehir, eşsiz fırsatlar sunmuştur. Sahip olduğu olağanüstü coğrafi konum dolayısıyla ulaşılmasındaki kolaylık ta bunlara eklenince, özellikle Osmanlı İmparatorluğu zamanında İstanbul her zaman bir cazibe merkezi konumunda olmuştur ve yöneticiler zaman zaman bu akını durdurmanın çarelerini bulmaya çalışmış-lardır. Özellikle son yıllardaki 'kabul edilebilir' seviyeleri çoktan aşan göç dalgalarının yaptığı tahribat, geçmişte konut yapımında kullanılan malzeme olan ahşap ve toprağın, yerini çimentoyla demire bırakmasıyla iyice kalıcı hale gelmiştir.
Toprağın çok değerli hale gelmesiyle de 'bahçeli, ahşap, bir-iki katlı' tipik İstanbul evlerinin yerinde devasa beton, birbirine bitişik, sabun kalıpları gibi fabrikasyon binalar yükselmiştir. Günümüz tüketim toplumuna uygun, her türlü zevkten uzak, tabiattan kopuk, kapı komşunun birbirini tanımadığı, ruhsuz binalar... Topraktan gelen ve sonuçta toprağa dönecek olan insan; avuç içi kadar saksılardaki çiçeklerden medet umar hale gelmiş...Zengin olanlarınsa birkaç metrekarelik bahçesi olan evler uğruna ödediği akıl almaz paralar dudak uçuklatıyor...
İşte bu manzara, İstanbul'un eski karakterine taban tabana zıt ve zıt olduğu ölçüde de acı vericidir. 'Modernlik' uğruna güzelim köşkleri, bahçeli evleri 'müteahhide verenler', buna göz yuman siyasi otorite, bu siyasetçileri seçen bir halk...Kabul edelim ki hiçbirimizin suçu, diğerininkinden az değil. Bu nedenle -görüntüden tutun da havaya kadar- çevre kirliliğinden şikayet etmekse ancak kendimizden şikayet etmek demektir. Sorunları yaratan bizlerin çö-zümü Allah'tan beklemesi, işin kolayına kaçmaktan başka nedir ki?... Bozulanları eski hale getirmenin -teorik olarak- mümkün olduğu hallerde de bu iş için gereken mali kaynakların muazzam meblağlara varması, madalyonun öteki yüzünü teşkil etmektedir.
Son yıllarda, İstanbul'u her geçen gün gitgide daha fazla kaybetmenin telaşı hissediliyor ve adeta uçup giden zümrüd ü anka kuşunun arkasından yakılan ağıtların nağmeleri dalga dalga yayılıyor. Bundan böyle bir azınlık durumuna düşen hakiki İstanbullular, kaybettikleri şeylerin gerçekte neler olduğunu bilmek istiyor. Geçmişte yabancı seyyah, yazar ya da diplomatlar tarafından kaleme alınmış kitaplar, haritalar, gravürler tozlu raflardan iniyor, Türkçe'ye çevriliyor, yeni baskıları yapılıyor. Sn. Çelik Gülersoy'un dediği gibi; İstanbul hakkında yazılmış bu eserler bize yazılmış mektuplardır. Fakat ne yazık ki cevapsız bırakılmış mektuplar.' İşte şimdi bu mektuplara cevap verme zamanı gelmiştir. Geçte olsa bir cevap vermek ise, hiç vermemekten daha iyidir... Gerçekten kendi yazarlarımızın bu şehirle ilgili olarak yazdıkları şaşılacak derecede azdır. Anlaşılan onlar yazmaktan ziyade hayatı bir roman gibi yaşamayı yeğlemişler. Ancak ilginçtir, yapılan her eserin üzerine bir kitabe koymayı ihmal etmedikleri gibi belge düzenine çok önem vermişler... Bugünse yapılan hangi yapının, çeşmenin, camiinin, köprünün, viyadükün, otoyolun, barajın kitabesi var?
İstanbul'un bir parçası olan ve bu kitabın konusunu teşkil eden Anadolufeneri'ne ilk gidişim 1989 senesinin Ağustos ayında oldu. Burası İstanbul'un bu kadar yakınında fakat sanki çok uzağında, gözlerden ırak, adeta tabiatın kucağında unutulmuş bir yerdi. Merak saikiyle oradaki tarihi yapıların menşeini ve diğer hususları araştırmaya başladığımda bu konuda yazılmış kitap bulabileceğimi zannettim. Elime aldığım kitaplar, ansiklopediler ya oradan hiç söz etmiyorlar, ya da bir-iki cümle ile üstünkörü geçiştiriyorlardı. Mesela İstanbul çeşmeleri üzerine yazılmış cilt cilt kitaplarda Anadolufeneri Çeşmesi yoktu. İstanbul kalelerini anlatan kitaplarda da kalenin bahsi geçmiyordu. Kaynaklarda deniz fenerine dair bilgi hemen hiç yoktu. Ansiklopedilerde bilgiler basit birkaç sözden ibaretti. Kısaca, sonuç bir hayal kırıklığına doğru gitmekte idi. Bulabildiğim bazı kaynaklardaki bilgilerde ise yanlışlıklar vardı. Hafta sonlarımın çoğunu sahaflarda geçirerek beşyüzden fazla kitap, dergi, ansiklopedi, harita taradım ve araştırdıkça yeni şeyler bulmaya başladım. Bazı şeyler ise bize baktıkları halde biz onları göremiyorduk, onlar bize seslendikleri halde biz onları duyamıyorduk; mesela kitabeler gibi... Kırıntı şeklinde de olsa bulabildiğim diğer bilgiler toparlandıkça eldeki malzeme bir bütünlük arz etmeye başladı. Bir hizmette bulunmak için yazılanları kitap haline getirip ebedileştirmeyi düşündüm. Daha sonraki araştırmacılara faydalı olur düşüncesiyle faydalandığım kaynakları dip notlarında ve kaynakça kısmında göstermeye özen gösterdim. Bu şehre bir ömür adamış Sn. Çelik Gülersoy'un yılmayan çabaları beni çok etkiledi. Denilebilir ki, onun yazdıklarının yanında denizde damla misali kalan bu eserin manevi teşvikçisi odur. Araştırmalarımdaki teşvikleri ve bu konudaki ilk yayını Turing'in 1995 yılı belleteninde yapmamı sağlaması da bana ayrı bir güç verdi.
Bu kitabı yazarken arşiv belgelerine de ulaşmak is-tedim. Gerçi arşiv belgeleri lirik bir şekilde yazılmamıştı ve bu bakımdan edebi metinlerin yerini tutmaları imkansızdı. Ama onlardaki bilgilerin önyargıdan ve duygusallıktan uzak olduğunu biliyordum. Fakat Osmanlı Arşivlerindeki 150.000.000 adet belgeden tasnif edilen 40.000.000 adet belgenin elbette hepsini taramak kabil değildi. Birçok konuda yolumuzu aydınlatan bu belgelere oranın çok değerli müdürünün ve elemanlarının yardımları sayesinde kısmen de olsa ulaşmak mümkün oldu.
Üç yılı aşan bir zaman alan, uzun emek ve çabalarla ortaya çıkan bu kitap, bir yönüyle 'köy monografisi' diye nitelenebilir. Kitabın ortaya çıkmasını sağlayan beş ana öge vardır: Kitabeler, taranan kitaplar, basılı eserler, arşiv belgeleri, derlenen anlatımlar ve yaşanmış olayların hikayeleştirilmesi. Dolayısıyla bir yönüyle belgesel ve bir yönüyle de hikaye kitabıdır. İşte tarihiyle, kültürüyle, kitabe siyle, yapılarıyla, doğasıyla bize ait İstanbul'dan bir köşenin; Anadolufeneri'nin hikayesi.
Av. Ali Soysal 23.8.1997, Anadolu Feneri Köyü
.................................................................... Sayfa Başı

Boğaziçi Konuşuyor ve Kanlıca Tarihçesi
Abdürahim Cabir Vada

Abdürrahim Cabir Vada Boğaziçi Konuşuyor ve Kanlıca Tarihçesi adlı eserinde yakın dönem Boğaziçi ve Kanlıca hayatı hakkında önemli bilgiler vermektedir. Kendi içindeki iki bölümde Boğaziçi'nin iskana açılması, coğrafi özellikleri, iki yaka arasındaki muhtelif meseleler, deniz fenerleri, akıntılar, rüzgarlar, Şirket-i Hayriye'nin kuruluşu, Boğaza sefer yapan vapurlar, bu vapurlarla görev yapan meşhur kaptanlar gibi Boğaziçi'ni ilgilendiren her konuda malûmat edinmek mümkündür. Hayatının mühim kısmını Kanlıca'da geçiren yazar eserinin ikinci bölümünü buraya ayırmıştır. Camileri, çeşmeleri, yalıları ve mesire yerleri, semtin şehit olduğu acı ve tatlı olaylar bir Kanlıca'lının dilinden okuyuculara sunulur. Kanlıca balıkçılığı bahsinde ise Boğaziçi'nde yaşayan ve avlanan balıklar ile avlanma şekilleri bütün teferruatıyla verilir.
.......................... Sayfa Başı