Beykoz Deri Kundura Fabrikası

Beykoz Fabrikası ............................................... Prof.Dr.Önder KÜÇÜKERMAN
Fabrika Tarihi .................................................... Semih YAVRUTÜRK
Ayakkabının "A"sı Beykoz Kundurası................ Nazım ALPMAN
Ya benim anılarım ............................................. M. Osman AKBAŞAK
Beykoz Deri Kundura Fabrikası ürünleri için yapılan reklam, afiş ve tanıtımlar
Beykoz Deri Kundura Fabrikasından yaşayan anılar
Beykoz Deri Kundura Fabrikası .........................SKYLIFE Kasım 1999 sayısından

 
Prof. Önder KÜÇÜKERMAN'ın kitabından "BEYKOZ FABRİKASI"

Önder Küçükerman 1939 yılında Trabzon'da doğdu. 1965 yılında 'İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ni bitirdi ve asistan olarak çalışmaya başladı. Eylül 2006 tarihinde T.C. Haliç Üniversitesi'nde, Rektör Yardımcılığı görevine atanmıştır ve bu görevini sürdürmektedir.
Prof. Önder KÜÇÜKERMAN


Bir askeri tesis olarak kurulmuş olan Beykoz Deri Fabrikası hakkında bazı küçük bilgiler, genellikle hatıraların arasına sıkışmış küçük bilgiler olarak bulunabilmektedir. Meselâ buna bir örnek olmak üzere Mehmet Namık Paşa ile ilgili olan eseri izleyelim.
... Mehmet Namık Paşa'ya 1892 yılında Miralay rütbesi verilir. Alayın «Tanzim ve idaresi»de kendisine verilmiştir. Petersburg ataşemiliterliğinden dönmüş olan Namık bey, orada edindiği malûmatı tatbikata koydu. Alay birliğinin teşkili için gereken «usulü hesabiye» ile «İdarei dahiliye» ve «Hidematı seferiye» malûm olmadığından Fransızca kitaplara müracaat ederek alayın «Muamelatı hesabiye ve sairesini tertip ve jurnaller tanzim etmiş, bununla beraber talimde ilerlemesine çalışmıştır. Alay ef-radının ihtiyacı olan elbiseler dikmek ve ayakkabıları imal etmek usulünü dahi alay efradından bazılarına öğretilmesini temin etmiştir». Böylece askerin elbiseleri ve ayakkabıları «Bir çeşit ve muntazam» olarak temin edilmiştir. Sair alaylara numunei misal olmuştur... Alay tesis ettiği saraçhane kısa zamanda genişletilerek alay sandığında biriken binbeşyüz kise ile Beykoz debağhanesini tevsi etmiş ve buranın idaresi uhdesine verilmiştir.

Beykoz Deri Fabrikası ile ilgili olarak elde edilebilen sınırlı bilgiler yanında, bir başka ilgi çekici kaynak ise, 1913-1915 yıllarında yaptırılmış olan sanayi istatistikleridir. Bu sanayi istatistikleri 1913 ve 1915 yıllarında, «Ticaret ve Ziraat Nezareti» tarafından hazırlatılmıştır. Bu amaçla, İstanbul, İzmir, Manisa, Bursa, İzmit, Karamürsel, Bandırma ve Uşak'ta yaptırılan çalışmalar, ilk olarak 1917 yılında yayınlanmıştır. O tarihteki Osmanlı ülkesinin geniş toprakları yanında, sadece yukarıda belirtilen bölgede bir sanayi istatistiğinin yapılmış olması, bir bakıma o günlerin sanayi merkezlerinin hangi şehirlerde bulunduğunu göstermesi açısından ilgi çekicidir.
Genel olarak 19. Yüzyıl, Türk sanayiinin çeşitli sorunlarla iç içe bulunduğu bir dönemdir. Batı sanayiinin hızlı gelişiminin etkileri, geleneksel özelliklerinden sıyrılmaya uğraşan Türk sanayiini ciddi şekilde zorlamaktadır.
Ayrıca o tarihlerde imzalanan çeşitli ticaret sözleşmelerinin ortaya çıkardığı yeni durumlarla da karşılaşılmaktadır. Böyle bir gelişime uyum sağlayamayan geleneksel Türk sanayiinin bütün dallarında bir gerilemenin olduğu çok açık bir biçimde görülmektedir.
Dericilik de bu sıkışıklıkla karşı karşıyadır. O gün için büyük sanayi kuruluşları bile gerçekte henüz «Küçük üretici» gibidir. Üreticiler kendi küçük tezgâhlarında, kendileri üretim yapmaktadır. Bu küçük üreticilerin arasında yer yer ortaya çıkmaya başlayan ve daha büyük sermaye ve daha gelişmiş üretim araçlarının kullanıldığı sistemlerle karşılaşılmaya başlanmaktadır.
Uygulamaya göre ... bu sistemde tüccar bir müteahhide ham mad-deleri ve parça başına hesaplanan imalat ücretini verir; müteahhit de genellikle evlerinde çalışan «işçilere» bu malzemeyi dağıtır ve imalatı gerçekleştirdikten sonra mamul eşyayı toplayarak tüccara teslim eder... Özel-likle büyük şehirlerde, halıcılık, kunduracılık, elbise, kravat, gömlek, şapka ve şemsiye imalatı gibi alanlarda parça başına iş gördürme sistemi oldukça yaygındır... 3000 kadar kunduracı bulunmaktadır... .
Ancak bu sistemin yanısıra, imalathanelerin de ortaya çıkmaya başladığı izlenmektedir, Yine aynı kaynağa göre ... İstanbul'da son zamanlarda (1917) bir arada elli işçi çalıştıran kundura atölyelerinin ortaya çıktığı... (61) anlaşılmaktadır.
Şimdi, bu sanayi istatistiklerinde yer alan «Debagat» bölümünü izle-yelim (62).
Genel Durum
inceleme yapılan alanda muharrik gücü olup en az 10 işçi çalıştıran 13 debagat müessesenin adlan aşağıdadır:
1. Altın Yapağı Osmanlı Anonim Şirketi, İstanbul Zeytinburnu.
2. Altıparmak ve Kalaroni, İstanbul, Yedikule.
3. Beykoz Askerî Debbağ Fabrikaları, İstanbul, Beykoz.
4. Pince Biraderler, İstanbul, Yedikule.
5. Teripo Kostantin N. ve Mahdumları, İstanbul, Yedikule.
6. Canbezdi Biraderler, İstanbul, Yedikule.
7. Denizlili Hacı Hasan ve ismail Hakkı, istanbul, Yedikule.
8. Skanavi Andon, İstanbul, Yedikule.
9. Şişman Ahmet, istanbul, Yedikule.
10. Kalosdiyan Piravadal ve Darbhaneliyan, istanbul, Yedikule.
11. Kalınoğlu Ananyas, istanbul, Beykoz.
12. Lice Ropolo Biraderler, İzmir, Dar ağaç.
13. Valcı K. ve Mahdumları, izmir, Darağaç.
... Görülüyor ki, bu sanatın merkezi İstanbul'dur. Beykoz Askerî Debbağhanesi de göz önüne alındığında sözü edilen müesseselerin l l'i (%84.6) İstanbul'da, ancak 2'si (%15.4) İzmir'de bulunuyor. Diğer şehirlerde istatistikimizin kadrosu içine girebilecek hiç bir müesseseye rastlanılmadı. Fakat hemen her şehirde ilkel durumda debbağhaneler mevcuttur...
...İstanbul'da debbağhaneler ayrı ayrı bulunmamaktadır. Hepsi, küçükler de dahil olmak üzere, Yedikule'de toplanmıştır. Genel olarak herkesin belirttiğine göre debbağlık ülkemizin en eski sanatıdır ve Sultan Mehmet zamanında Yedikule'de kurulmuş, kuyular kazdırılmıştır...
istatistikte daha sonra da bugünkü adıyla Deri Fabrikası olan bu eski kuruluş hakkında tarihi açıklamalar yapılmakta ve bu konuda çalışan diğer tesisler sıralanmaktadır .
...Beykoz Debbağhanesi Sultan Mahmut II. tarafından kurulmuştur. Bundan sonra en eski müessese 1856'da kurulan N. Teripo ve Mahdumları fabrikasıdır. Valcı ve Mahdumları müessesesi 1872'de, Altın Yapağı 1876' da kurulmuştur. Diğerlerinden dördü (No. 6, 7, 8, 12) 1890 ve 1900 yıl-ları arasında, (No. 2, 10 ve 11) 1900'ü izleyen on yıl içinde, (No. 9) 1911' de ve 4 no.lu müessese 1914'de kurulmuştur. 13 müesseseden yalnız biri (%7.7) anonim şirketin elindedir. Hükümete ait olan Beykoz Fabrikası dı-şında, diğer müesseseler özel kişilere aittir... Yedikule fabrikalarının ara-zi, bina ve hatta bazılarının araç ve gereçleri başkalarına aittir ve bu fabrikaları başkaları tarafından kira ile işletilmektedir. 3'ü bu şekilde araç ve ge-reçleri ile, 3'ü yalnız binaları ile kiraya verilmiştir. Yalnız 3'ü fabrika sahip-leri tarafından işlettirilmektedir. Tabii, bu durum bir sanatın gelişmesine elverişli değildir. Bu nedenledir ki, bir kaçı dışında Yedikule fabrikaları orta niteliktedirler ve çağdaş gelişmelere aykırı bir şekilde donatılmışlardır... 1915'te fabrikaların sayısı 1913 yılına göre artmıştır ve Valcı Fab-rikası dışında hepsi çalışmıştır. 1913'de de 8 no.lu fabrika işlememiştir. Fabrikalar 1915'te bir yandan askerî ihtiyaçlan ve piyasanın talep ettiği deri ihtiyaçlarını karşılamağa çalışmışlardır. Öte yanda, yabancı ülkelerden ithal olunan ağır derilerin kıtlığı kösele fiyatını pek yükseltmiştir.
Beykoz Fabrikası'nın çok uzun ve zorluklarla geçen hayatı, 1925 yı-lında kurulmuş olan «Sanayi ve Maadin Bankası» na devredilmesiyle yeni bir döneme başlamıştı. Ancak, 1933 yılında, 3460 sayılı kanunla «Sümerbank Deri ve Kun-dura Sanayii Müessesesi» adını alır. Böylece yeni bir dönem başlamaktadır.
Sümerbank ise, o günlerin genç bir kuruluşudur...
11 Temmuz 1933 tarihinde 2262 sayılı kanunla kurulmuştur. 17 Ha-ziran 1938 tarihinde yürürlüğe giren 3460 sayılı kanunla «iktisadi Devlet Teşekkülü» olan Sümerbank, Türk Devletinin güçlü bir kuruluşu olarak çalışmaya başlar.
Sümerbank'ın kuruluşunun 50. yılı olan 1973 yılında yayımladığı bir yıllıktan, hem kuruluş amacını, hem de o günlerdeki düşünceleri izleyebiliyoruz. 1933 tarihli gerekçede Bankanın kuruluş sebepleri özet olarak şöyle açıklanmıştır .
«Sanayileşme hareketimizin, milli ihtiyaç ve menfaatlerimizin gerektirdiği oranda gerçekleştirilmediği ilk teşebbüs devresinin tecrübeleri ile anlaşılmıştır. Bütün milli kaynak ve iktisadi unsurlardan yararlanarak sanayileşmenin daha verimli ve ahenkli olarak başarılabilmesi için kuvvetli bir kuruluşa ihtiyaç vardır.

1960'lardan İzlenimler
Beykoz Fabrikası'nda 1960 yılının başlarından 1963 yılının sonları-na kadar Müessese Müdürlüğü yapmış olan Sayın Adnan Erkmenol, o gün-lerdeki anılarını şöyle naklediyor :
... Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Sanayii Müessesesinde 1960 yılının sonlarından 1963 yılının sonlarına kadar süren Müessese Müdürlü-ğüm dönemi hayatımda unutamayacağım anılarla dopdoludur.
Beykoz ve civarındaki sanayi kuruluşlarının geçmişi araştırıldığında, Tanzimat'tan sonra bu bölgenin adeta «Organize Sanayi Bölgesi» seçildiği intibaı uyanır insanda. Gerçekte daha II. Mahmut zamanında atılan «Asakiri Mansûre» adı ile modern bir ordu kurulması ile atılan ilk adımlar Sümerbank Deri ve Kundura Fabrikası ve etrafında sırası ile Sirkehane-i Amire, Saraçhane ve buna malzeme veren Simkeşhane, Kâğıthane, Tabakhane ayrıca Beykoz Çeşmibülbüllerini yapan imalâthane zaman zaman İmparatorluğa hitap eden kapasite ile çalıştırılmıştır.

Bölgenin ılıman bir iklimde oluşu, kuruluş yerlerinin hemen içindeki Beykoz Deresi'nin su ihtiyacını karşılaması, mahfuz iskele inşasına müsaitliği, meskûn mıntıka olması, Anadolu Kavağı sırtlarında linyit mevcudiyeti, cam fırınlarını sıvalayacak bağlama kilinin 20-25 km. sahada bulunuşu, Podima kumuna yakınlık gibi adeta bu günkü kriterlerle İmparatorlukça Sanayi Bölgesi seçildiğine işaret etmektedir.
Deri Kundura Fabrikası, kuruluşunda ve uzun yıllar işleyişinde eski tabir ile «Mîri» yani Devlet İhtiyaçlarını karşılama amacına dönük olmuştur. Kırım Harbi sırasındaki düzenlemelerle 1950'li senelere kadar ordu-nun giydiği vaketadan mamul (Balıkyağı degabatı nedeni ile kokusu ile maruf) postalların üreticisi olagelmiştir. Çok şükür bu yazıların sahibinin döneminde Semi-krom vaketaya geçmek ve «Amerikan» veya «Çölçil tipi» dediğimiz, İngiliz tipi askeri botlarla kokudaki azalma ve görünümdeki gelişme sağlanabilmiştir.
Birinci Cihan Harbi sırasında, İstanbul'un ve ülkenin iaşe işi ile görevlilerinden Topal İsmet Hakkı Paşa döneminde Fabrikayı idare için başa getirilen rahmetli ve muhterem Sabit Tapan Beyefendi'yi Beykoz hatıralarında önemle ve dikkatle anmak lazımdır.
Aziz dpstum ve Beykoz'da benden önce stajyer olarak başlayıp 52 sonuna kadar hizmet veren yüksek Kimya Mühendisi Kâzım Turgay'dan, O'nun yaşantılarına ait anılarını burada nakletmeyi çok değerli bir katkı olarak görmekteyim. Bilindiği kadan ile askeri rütbe ile fabrika müdürü olan Sabit Tapan, ismi ile müsemma 1944 yılında, «Sabitliğinin 30'uncu görev yıldönümü» yapıldığı zamanlarda büyük bir haklılıkla telefona «Ben Beykoz'da Sabit» diye cevap verirmiş. Bu üstün vasıflı insanın gayretli, dirayetli, tarafsızlığı erişilmez sorumluluk hissi, devrin hükümet değişikliklerine, müessesenin Sümerbank'a geçişine rağmen Türkiye'deki benzersiz olaylardan biri sayılacak 30 küsur yıl Müdürlük hizmetini yürütmesini sağlamıştır.
Sabit Tapan bir nevi efsane Müdür veya Beykoz Deri Kunduranın simgesi olmuştur. Fabrikanın çift atlı arabası, Yeniköy Fabrika iskelesi arasında işleyen çatananın büyüğü Muş Teknesi, Yeniköy'den iskele yo-kuşlarının üstündeki evine şahsi eşeği ile geliş-gidişi, evinin yemeğini özel sefertası ile bizzat taşıması, fabrikayı kadife eldivenli demire! ile yönetimi, işletmenin her tarafını en kuytu köşelerine kadar kendi cebi gibi bilişi, muhasebede günlerce yapılan maliyet hesaplarını üst cebindeki küçük bloknottan kontrol edip virgülden sonraki hataları bile buluşu ve bu şerefli hizmeti sonu muhatap olduğu soruşturmalarda tüm çalışma arkadaşlarının sorum-luluğunu üzerine alışı ile şövalye ve çelebiliği ile örnek, vefakâr, özverili bir insan ve yöneticilik imajını ortaya koymada unutulmaz karakter bütünlüğü ile esatiri bir şahsiyet olmuştur.
Yıllar sonra, Beykoz'da hizmet gören müdürlerden biri olarak, fabrikayı bant sistemine geçirip yepyeni bir dönemin açılışında hizmet verirken, müdürlüğümün ilk aylarında bir deniz kazası sonucu İstinye önlerinde çarpışan ve Tarsus yolcu gemimizi yaktıktan sonra biri Beykoz koyuna giren Word Harmony, diğeri Fabrikamız önüne ve sonra Selvi Burnu'nda Mobil tesisleri önünde karaya oturarak üç ay ve 150 kez infilak ederek yanan Peterzoronoviç tankeri karşısında aylar boyunca bütün zor şartlar karşısında hep üstün insan Sabit Bey'i düşünmüş, kendimi teselli etmiştim...

.
Sayfa Başı
 
Eski fabrika çalışanı Semih YAVRUTÜRK'ün anlatımı ile "Fabrika" tarihi
1812 yılında Sultan II. Mahmut bir nedenle Selviburnu'ndan geçerken, bugün tabakhane olan yerde ağaçların altında ihtiyar sakallı bir adamın dört beş kişiyle çalıştığını görüyor. "Bu ihtiyar ne yapar burada" diye soruyor, "bu ihtiyar dericidir, deri yapar burada derileri İstanbul piyasasına sevk eder" diyorlar. Sultan Mahmut "bizim ordunun çarık ihtiyacı var, ihtiyara yardım edin, büyütsün teşkilatını, Hemen bu yakınlarda bir çarık dikimhanesi kurulsun, orduyu hümayunun çarığı buradan yapılsın" diyor. Bunun üzerine Hamza ustaya yardım yapılıyor. İlk tabakhane (Debbağhane) de böyle kuruluyor. Büyük bir deri fabrikası kuruluyor. Çayırda bulunan Beykoz kışlaları da çarık dikimhanesi olarak çalışıyor. Tabakhanede deriler yapılıyor, kışlada da deriler dikiliyor. 1900'lerin başlarında Türkiye Sanayi ve Maadin bankası (Atatürk döneminde 1925-1932 yıllarında etkinlik gösteren devlet bankası) kuruluyor, bu teşkilatı alıyor. Almanlarla bir anlaşma yapıp bugünkü tarihi kundura binalarını yapıyor. Türbün kurup cereyan üretiyor. Tabakhaneye çok su lazım olduğu için Akbaba ve Dereseki derelerine el koyuyor, top sahasının karşısına bir bent yapılıyor. Buradan çeşitli bentlerle eski işçi evlerinin orada bir gölet kuruluyor. Biriken sular tabakhanede deri üretiminde kullanılıyor. Su gölette azaldığında hemen jandarma gelip bahçelere giden suyu keser, kimseye sulatmazdı. Sonra su sıkıntısı daha çok büyüdü, bu sefer fabrika onçeşmelerin suyunu almaya teşebbüs etti. O zaman Beykoz'da elektrik yok, sokaklarda gaz lambaları yanıyor. Yıl yaklaşık 1930'lar. Kaymakam suyun karşılığında fabrikadan elektrik istiyor. Yollara direkler dikiliyor ve lamba konuyor. İlk defa Beykoz elektriği böyle görmüş oluyor. Fabrika onçeşmelere motor koydu, akan suyun tamamını deri farikasına aldı. Bu suyla deri işlenmeye başladı. Böylece dereler de bize kaldı. Sonra Sümerbank kuruldu, fabrikayı aldı, büyüdü, zaman geldi 2000 - 2500 çalışanı oldu.

Daha evvel 1938 de işçinin ne yemekhanesi var, ne yemeği var, ne sosyal hakkı var. Biz fabrikaya girdiğimiz zaman herkes sefer tası ile yemek getirir, ekmek getirirdi. Yiyecek yerimiz dahi yok, çadır altlarında dam altlarında öğleyin yemek yerdik. İşçiler sonra bir kooperatif kurdular aralarında, tüketim kooperatifi. Hatta para yerine geçen fiş bastırdılar. Herkes maaşının yarısı kadar fiş alırdı muhasebeden, maaşından kesilirdi. O fiş orada geçerdi. Kantin bakkaliye gibi olmaya, çay ekmek satmaya başladı. Sonra bu kantin yemek vermeye başladı. 1940 yılında öğlenleri on kuruşa bir çorba bir yemek verirdi. Yazılanlara yemek çıkmaya başladı. 1941 yılında yemek yedirme mecburiyeti çıktı. Odunlu ocaklar yapıldı, kazanlar alındı. Çuvalla patates gelir şöyle bir yıkayıp, soymadan, ayıklamadan yallah kazana. Bizde meşhurdur, kabuklu patates yediğiniz günleri unutmayın derdik. Fasulye gelir taşıyla toprağıyla, pirinç de öyle. Birkaç sene de böyle gitti. Ama sonraları çok güzel oldu, modern yemekhaneler yapıldı. O zamana kadar büyük sıkıntılar yaşadık.

Fabrikaya gidiş için servis önceleri hiç yoktu. Tahsin amca katır arabasına brandalı bir şeyler yaptı. Ayda adam başı bir lira alır, yirmibeş kişi taşırdı. Ayda yirmibeş lira, büyük para o zaman. Sabah bizi fabrikaya götürür, döner köyde işlerini görür, akşama tekrar bizi almaya gelirdi. Sonra başka işe başlayınca katır arabası da gitti. Yıllarca yayan gittik, yayan döndük. 1952 yılında memurlar için küçük bir Renault otobüs alındı. Biz müdüriyete müracaat ettik, "gidiş geliş on kilometre çok zor oluyor. Bizi de otobüse alın" diyerek. Bize "memur için alınan otobüsü işçilere veremeyiz" dediler. Bir gün meclis başkanı Refik Koraltan fabrikaya geldi, müdür ahbabı imiş. Fabrikayı gezerlerken her şeye rağmen atladım önlerine, bunu acı acı anlattım."Günde on kilometre yol yürüyorum, ben burada nasıl çalışırım, her fabrikanın servisi var bunlar bize vermiyorlar" dedim. Döndü müdüre, "niye vermiyorsunuz" dedi. Müdür "Efendim tahsisat yok" demeye çalıştıysa da "Hayır" dedi meclis başkanı, "bak ne hale gelmiş adam. Hemen, pazartesi başlat. Ben sanayi bakanına söylerim, Sümerbank genel müdürüne söylerim, gereken tahsisatı sağlarım". O renoyu bize verdiler hemen. Bir zaman sonra otobüs küçük geldi, bizi kamyonla götürmeye başladılar. O kamyon akşama kadar tabakhanenin leşini çekerdi, akşam da o pislikle bizi taşırdı. Ayakta dururduk, tutunacak yer dahi yoktu. Her yer pislik içindeydi. Bizden sonra sözleşmelere kondu, modern otobüsler alındı. Bozhane'ye kadar bütün köylere servis çalıştı.

Sayfa Başı
 
Ayakkabının "A"sı Beykoz Kundurası
(23 Aralık 2002 Pazartesi günlü AKŞAM gazetesinde Nazım ALPMAN'ın yazısından alınmıştır)

Beykoz adı, Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren "Eskitilmesi mümkün olmayan" bir kundura markası olarak ün saldı. Hele baş parmak kalınlığındaki taban köselesi, iki kardeşin ilkokulu bitinceye kadar aşınmazdı. Çocuklar bu ayakkabıları sevmezlerdi. Eskimediği için yeni de alınamıyordu. O nedenle Beykoz ayakkabılarıyla arsa futbolu oynamak, yeni ayakkabılara giden eğlenceli bir yoldu.

Türkiye'nin sanayileşme dönemine kalın bir damga vuran bu tesisin Boğaziçi'nin uzak ilçesi Beykoz'da çok farklı bir anlamı vardı. Beykozlular için onun adı sadece "fabrika" idi. onuşma içindeki her "Fabrika" kelimesinden Beykoz'daki uğurlu dev tesis anlaşılıyordu. Fabrikanın düdükleri Beykoz'un hayat cıngılıydı. Sabah 06.30'daki ilk düdük işçileri yataktan kaldırıyordu. İkinci düdük 07.00'de "Hadi artık evlerden çıkın" anlamına geliyordu. 07.15'de çalan üçüncü düdük işbaşı buyruğuydu.

Akşam 17.00'deki "paydos" düdüğü, Fabrika'da hayatı durdururken Beykoz'da hareket başlatıyordu. Manavlar elmaları parlatıyor, kasaplar kıyma çekmeye başlıyor, fırınlarda el yakan ekmekler tezgahlara yerleştiriliyor, ev kadınları yemeklerini ateşe koyuyorlardı.

Beykoz'un eğlence hayatının nabzı da Fabrika'da atıyordu. Ahırdan bozma "Ali Bey'in Sineması" dışında ikinci kışlık sinema Fabrika'daydı. Spor salonu büyüklüğündeki yemekhanenin dev duvarından Hollywood'un parlak yıldızları geçerdi. Fabrika devamlı olarak yabancı film oynatırdı. Ali Bey'de hep yerli filmler vardı.

Beykoz'lular sahnelerimizin en büyük yıldızlarını Fabrika sayesinde görebilme ayrıcalığına sahiptiler. Her yıl temmuz veya ağustos ayında Beykoz Çayırı'nda yapılan devasa ölçülerdeki sünnet düğünlerinde Beykoz'lular karnaval niyetine eğlenirlerdi. Henüz "Sanat Güneşi" olmamış Zeki Müren, "Şahane Kadın" Sevim Çağlayan, "Radyoların Bülbülü" Muzaffer Akgün, "Taş Bebek" Gönül Yazar, "Bay Samanyolu" Berkant, "Bayan Bacak" Serpil Örümcer, Selçuk Rana - Alagöz, Kamuran Akkor - Vasfi Uçaroğlu, Celal Şahin gibi dönemin yıldızları sabaha kadar şarkıları, türküleri ve esprileriyle Beykoz'lular'ı mest ederlerdi.

Sünnet yapılan ilkel ameliyathanenin kapısına "Kesimhane" tabelası asılırdı. Burada her yıl ortalama 500 çocuk "kesilirdi". Sünnet Düğünü tesisini hazırlamak için Fabrika'nın marangozları yaklaşık bir ay çalışırlardı. Bir futbol sahası büyüklüğündeki alanın sökümü de 15 gün alırdı. Bu şenliğin aktüalitesi de bir yıl konuşulurdu.

Fabrikalar doğurdu
Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası 1812'de kuruluyor. 1842'de ciddi bir fabrika görünümüne kavuşuyor. Ordunun ayakkabı ve palaska ihtiyacını karşılayan tesis, 19. Yüzyılın ikinci yarısında Fransız köselesini geride bırakan bir kaliteye ulaşıyor. 1912'de günlük bin çift ayakkabı üretim kapasitesine çıkıyor. 11 Temmuz 1933'te Sümerbank Deri ve Kundura Sanayi Müessesesi adını alıyor. 1987'ye kadar işçi sayısı 2 binin altına düşmeden çalışıyor. Yıllık kapasitesi de 2 milyon 500 bin çift ayakkabıya varıyor. 1970 - 90 yılları arasında Beykoz'un kârıyla Van, Tercan ve Sarıkamış Deri ve Kundura Fabrikaları kuruluyor. Teknik ekipler Beykoz'da eğitiliyor.

Hayvanın sırtından yüzüldükten sonra Fabrika'ya giren ham deri, dışardan hiçbir malzeme alınmadan ayakkabı olarak dışarı çıkabiliyor. Bu çapta bir entegre tesis Türkiye'nin hiçbir yerinde bulunmuyor.

Fabrika ilk kez 1986'da "zarar" ediyor, 1987'de özelleştirme kapsamına alınıyor. Zaten son işçi alımı 1984'ün son ayında yapılıyor. O tarihten itibaren bir hastalığın pençesinde eriyen hasta gibi Fabrika işçilerini yavaş yavaş kaybediyor. Emekli olanın yerine yenisi alınmıyor. Azalan işçilerle birlikte kapasite düşüyor. Bir zamanlar mahşer yeri gibi olan üretim bölümleri, birer ikişer kapatılıyor.

Beykoz'luların Fabrikası için "ölüm fermanı" niteliğindeki karar, 12 Ekim 1999 tarihli Bakanlar Kurulu'ndan çıkıyor. Altında Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, Yüksel Yalova, Recep Önal, Sümer Oral ve Ahmet Tanrıkulu imzaları bulunan kararda Fabrika için deniliyor ki: "Beykoz Deri ve Kundura Sanayi İşletmesi kapatılarak. İstanbul Teknik Üniversitesi'ne verilmesine..."

Aradan geçen üç yılda Fabrika, Deri - İş Sendikası ve Beykoz'luların yasal yolların tümünü kullanarak yaptıkları direnişle kapatılamıyor. Ama erimeye devam ediyor. Deri İş Beykoz Şube Başkanı Kemal Köse, "12 Eylül'den önce yurt çapında 467 mağazamız vardı. Bu mağazalarda yılda 1 milyon çift ayakkabı satışı yapılırdı. Şimdi sadece üç mağazamız kaldı" diye yakınıyor.
Kemal de gözünü Fabrika'nın düdüğüyle açan Beykozlu çocuklardan. Birlikte Fabrika'ya gidiyoruz. Bir zamanlar 3 bin 300 işçinin çalıştığı Fabrika'da şimdi 342 işçi kalmış. Eski binalar, film platolarını andırıyor. Bir zamanlar buradan yeni kurulan bir cumhuriyetin sanayileşme rüzgarı estiriliyordu. Bu, film değil gerçek.
Üretim yapılan bölümlere giriyoruz. Zaman tüneli gibi. Bazı bölümler ise yaşarken gömülen bedenlerin sıcaklığına sahip. Sanki tutsanız kalkacaklar. Kemal Köse diyor ki: "Bu makinelerin hepsi faal. Sipariş alınsın bir haftada üretime geçebiliriz."

Nasıl olabilir? "Milli Savunma Bakanlığı'nın yılda 2 milyon çift ayakkabıya ihtiyacı var. Biz 300 milyonunu karşılıyoruz. Eskiden tümünü karşılıyorduk. Beykoz'u batırıp başkalarını ihya ettiler."

Fabrika'yı gezerken işçilerle sohbet ediyoruz. 23 yıllık işçi Seyfullah Öztürk "Bu fabrikanın düdük sesiyle gözümü açtık onunla büyüdüm. Şimdi düdüğünü sesini bile kıstılar. Sanki boğazlanıyoruz. Nedense kimse bizi duymuyor!" diyor.

Çoşkun Kurtoğlu ise eski görkemli günlerin hayaliyle yaşıyor: "Fabrika'nın kapısından bir çıktık mı, 2 bin 500-3 bin kişi Hey yavrum, miting gibi dağılırdık!"Fabrika'nın çeşitli düzeylerdeki yöneticileriyle de konuşma imkanı buluyoruz. Kendilerini "hançerlenmiş" gibi hissettiklerini anlatıyorlar: "Bu tesiste 3 bin kişiye iş imkanı halen var. Ortaasya pazarı açıldı. Biz bilgi birikimimizi oralara götürebilirdik. Ne izin verildi, ne de bizim için bir bağlantı arandı. En son 1989'da Almanya'ya ayakkabı verip yeni teknoloji ürünü makineler aldık. Biz hem ürün hem de teknoloji satabilecek düzeydeyiz. Ama 'siz öldünüz' diyorlar. Oysa nefes alıp veriyoruz. Bıraksınlarözerk olalım. Piyasaya fason mal yapalım. Bakalım bizimle kim rekabet edebilecek?"

En son sözü Kemal Köse söylüyor: "Burası 190 yıllık bir kuruluş. UNESCO'nun Dünya Mirası Listesi'ne alınabilecek değerde bir tesis. Ama bir kere gelip bakın!"Bu çağrı tarihe, kültüre, eğitime, üretime önem veren kamuoyuna.Okulu bile vardı Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası'nın Batı tarzı üretim içinde eğitim veren bir okulu vardı. Özellikle Fabrika'da babaları çalışan işçi çocuklarını ortaokul sonra bu okula alıyorlar, iki yıl kundura işçiliği eğitimi veriyorlar. Sonra Fabrika içinde çeşitli birimle dağıtılıyorlar. Bu şekilde bütün işçilik kalitesi aynı düzeyde tutulabiliyordu. Daha o zamanlar"ISO Standartları" ve "toplam kalite" kavramı falan yoktu. Bu okul da 1986'da kapatıldı.

Fabrika'nın son işçisi Deri -İş Beykoz Şube Başkanı Kemal Köse, Fabrika'ya giren "son işçi" unvanına sahip. Kasım 1984'teki sınavları kazanan Kemal bazı teknik ayrıntılar nedeniyle sınavı kazanan arkadaşlarıyla birlikte işbaşı yapamıyor. Formaliteler 1985 Ocak'ında tamamlanıyor. Köse de işbaşı yapıyor. Bundan sonra personel müdürlüğü giriş kapısına mühür basıp kapıları kapatıyor. O tarihten sonra Fabrika'ya hiçbir işçi girmiyor. Sadece çıkışlar yapılıyor.

Türkiye Yol İş sayfasında son nokta Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Sanayii Müessesesi 1812 yılında II. Mahmut tarafından özel sektörden satın alındı (devletleştirildi). Fabrika 1925 yılında Türkiye Sanayii ve Maadin Bankasına devredildi; 1933 yılında da Sümerbank’a bağlandı. İşletmede 1985 yılında 1826 işçi ve 102 memur çalışıyordu. İşletmenin kapatılması için 12.10.1999 tarihinde karar çıktı. Ancak Deri-İş önderliğinde yapılan direnişler sonucunda kapatma kararı uygulanamadı. İşletme 14.4.2005 tarihinde özelleştirildi.

Sayfa Başı
Ya benim anılarım ...................... M. Osman AKBAŞAK

Kendimi ilk bildiğim yaşlarda, babamın 60 ihtilali öncesinde işten çıkartıldığı günlerde başlıyor fabrika anılarım. Babam geçimimizi sağlamak için toptan kaşar peyniri alır, evde küçük parçalara böler, yağlı kağıtlara sarar sonra bakkal Musta amcanın terazisinde birer birer tartıp sabit kalemle üzerlerine fiyatlarını yazardı. Akşam düdüğü öncesi fabrika kapısında yere serip müşterisini beklerdi. Sonraları işi büyüttü !. Teneke ile beyaz peynir alır, yine fabrika kapısında satmaya uğraşırdı. Zaman zaman kardeşimle birlikte yardıma giderdik. Peşin alan hemen hemen hiç olmazdı. Veresiye defteri dolar, maaş zamanları babam "ben para toplamaya gidiyorum." diyerek fabrikara girerdi. Ben uzun süre insanların parayı bir türlü bir yerlerden topladıklarını düşündüm. Belki de ağaçtan meyve toplar gibi. İşten çıkarılmış olmasına rağmen sanırım kapıdaki bekçiler anlayışlı davranırlardı.
İhtilalden sonra babam işe geri alıdı. Ama hem maaşı yetmediğinden hemde ticarete alıştığından akşamları peynir satmanın yanı sıra sabahları gazete satmaya başladı. Ençok Hürriyet gazetesi satılırdı ve 25 kuruştu. İlk önce ara sıra, sonra da devamlı olarak kardeşlerimle nöbetleşe yardıma giderdik. Babam sabah namazını cemaatle fabrika camisinde kılmak isterdi. Ne yalan söyleyeyim uzun yıllar sabah güneş doğmadan uyanmaya çok kızdım, ama yıllar geçti, babacığım şimdi çok yaşlı ve benim aklımda eski günlerden hiç acı ve üzüntü kalmadı. Gülümseyerek bakıyorum 40 yıl öncesine.
Herkesin alacağı gazeteyi bilir, uzaktan göründüğünde gazetesini hazırlardık. Kazara gazete eksik gelmiş ise işittiğimiz lafın haddi hesabı olmazdı. İşçi girişinin sona erdiği 7.05 düdüğü ile birlikte koşanlar başlar, 7.15 düdüğünden sonra ortada kimseler kalmazdı. Kalan gazeteleri toplar, bekçi odalarının arkasında bir soyunma dolabına istifler ve kilitler, oradan da okula giderdik.
Öğlenleri 12.00 da fabrika düdüğü ile saatlerimizi ayarlardık, on dakika sonra babam koşa koşe eve gelir yemeğini yerdi. Fabrika yemeğinin dokunduğunu söylerdi. Yemeğini yedikten sonra koşa koşa geri dönerdi, arkasında 13.00 düdüğü öterdi. Tüm ömrü koşmakla geçti babamın, şimdi ise bir odadan diğerine zor yürüyor. (Bu sayfayı hazırladığımda babacığım sağdı. 2008 Ocak ayında kaybettik. Şimdi çok sevdiği Akbaba'da aile kabristanında yatıyor. Huzurla yatmasını diliyorum, onu çok özlüyorum.)

Artık fabrikanın kapısına bile yaklaşamıyoruz. Ancak dizi filimler çevriliyor. Bir dizide fabrikanın içini görünce çok duygulandım. Aklıma akşamları işçi yemekhanesinin kapalı sinema olarak çalıştığı günler geldi. Ne filimler seyretmiştik ailece, filimler bir bir gözlerimin önünden geldi geçti. O zamanlar yılın en iddialı filimleri gelir, afişi fabrikanın giriş kapısına asılırdı. Kapı bekçilerinin odasından akşam için bilet alınır ve karanlığın çökmesi beklenirdi. Sinemaya gidiş bir şölendi, teneke kaplı yemekhane masalarının iki yanında bulunan tahta sıralara ilişir filmin başlamasını beklerdik. Masanın perdeye bakan tarafında yer bulmuş isek sırtımızı yemek masasına yaslar, masanın arkasında yer bulmuş isek dirseklerimizi masaya yaslar, filmi seyrederdik.

Sayfa Başı
 
Beykoz Deri Kundura Fabrikası ürünleri için yapılan reklam, afiş ve tanıtımlar
Sayfa Başı
 
 
Beykoz Deri Kundura Fabrikasından yaşayan anılar
2008 Ocak başında yılların Beykoz Deri ve Kundura Fabrikasını kardeşimle birlikte gezme fırsatı bulduk.
Bugünlerde birçok sinema filmine ve dizi filme mekan olan alanların daha bir canlı kalması ve
Dizilerde gördüğümüzde içimizi coşturan yapıları, alanları bire bir tekrar yaşamak çok güzeldi.
Mesleğimin İnşaat Mühendisi olması nedeniyle yapılara, özellikle çatılara bakarken hayranlık duydum.
Fabrika gezimiz için izin veren ve gezimiz sırasında ilgisini ve dostluklarını esirgemeyen
Sayın Serpil YILDIRIM hanım ve Muzaffer ŞENEL beye teşekkürlerimle
Çarkhane girişi
Çarkhane içi
Çarkhane içi
Çarkhane içi
 
Vapur iskelesi
İskene önü meydan
Yazlık sinema
Kışlık sinema girişi
Mescit
Bahçe ve havuz
Fabrika düdüğü
Giriş kapısı yolu
Giriş kapısı
Kapı amiri odası
Dispanser (Diş)
Marangozhane
Teneke ve cam atöye
Saya kesim dairesi
Mamul ambarı
Kalite güvence müd.
Dispanser (Acil)
Hesap makinası
Hesap makinası
Hesap makinası
Torna tezgah kartı
Torna tezgahı
Atatürk anıtı
Dizi seti (Hatırla sevgili)
Geçmişin izlerinin tamamen kaybolmadığını görmenin mutluluğu
ve
gelecekte tamamen kaybolmaması umutlarımızla . . .
Sayfa Başı