|
BEYKOZ'DA
BİR İMPARATORİÇE
Salah Birsel -Boğaziçi Şıngır MIngır kitabından-
17
Ekim 1910 günü Pierre Loti, iki hamlacının çektiği bir çifte ile
Kandilli İskelesinden yola çıkmış ve bir buçuk saat akıntılarla,
Karadeniz rüzgârlarıyla savaştıktan sonra Beykoz'a varmıştır. Dönüşte,
gün kavuşurken, bilir ki hava kalacak, denizde en küçük bir dalgacık
bile görünmeyecektir. Loti, Boğaz'ı en hurda ayrıntılarına değin
saptamıştır. Akıntıların nerede başlayıp, nerede darmadağın olduklarını,
poyrazın, lodosun, fırışkanın, kırıcığın, ağaç devirenin ne vakit
ayaklandığını, havanın ne zaman limanladığını, su çevrintilerinin,
yavru burgaçların biçimlerini, iki kıyıda yer alan cami ve yalıları,
yalıların içindeki insanları ezbere biliyordur.
Beykoz Çayırına giden yolda bugün kimsecikler yoktur. Cayırda, büyük
çınarların altındaki kır kahvelerinde de in cin top atıyor. Loti,
bundan altı yıl önce, Vautour gemisinin komutanı iken denizcilerini
buraya getirir, onlara top oynatırdı. Daha sonra da, tümüne, o küçük
kır kahvelerinde çay şöleni çekerdi. Kahvecinin bunca konuğu ağırlayacak
iskemlesi olmaz, ama yerlere serilmiş hasırlar darlık giderirdi.
İngiliz karakol gemisi erleri de çokluk buraya geldiklerinden Fransızlarla
çeşitli yarışlara girişirlerdi. Ahmet Rasim, İngilizlerin, bir gün
burada çelik çomak oynadıklarını bile görmüştür.
Loti bugün burada, iki hamlacı ile birlikte kahvelerden birinin
önündeki masaya çöktüğü vakit, dışarıya müşterileriyle ilgilenmeye
çıkan Kahveci onu tanıyacaktır:
- Seni görmeyeli yıllar var. Nerdeydin? Gemini de getirdin mi?
Yazık ki yazık, Loti Vautour'unu getirememiştir. Gemi çoktan bir
hurdacının eline düşmüş, parçaları şurada, burada satılmıştır.
Loti, Beykoz'un bu yöresine, öbür Frenkler gibi, "Tanrının
Koyağı" adını verir. Ama buraya Tanrısal bir güzellik yağdıran
şeyin çayırdaki otlar mı, yoksa çevredeki ağaçlar mı olduğunu bir
türlü çıkaramaz.
Oh, çok şükür, Çayırda bugün hiç değilse 3-4 çarşaflı var. Ne ki,
bunlar Loti'nin üzüncünü, bütün bütüne artırmış, kendisine, buranın
insanlarla dolup taşan eski günlerini anımsatmıştır. O, çayıra,
eski yıllarda Gönül Kırgını Kadınları da getirmiştir. Tahrirat Kâtibi
Nuri Beyin kızları -bunlar Reşat Nuri Darago'nun da kız kardeşleridir-
ile Marc Helys peçelerini hiç açmadıkları için -çünkü Fransız kadını
da çarşafa sarmalanmıştır- Loti'nin yüreğindeki pıtpıtlar iyisinden
azmıştır. Gerçi bir ara Nuri Beyin kızları peçelerini aralar gibi
olmuşlarsa da Marc Helys hınzırı buna da yanaşmamıştır.
Loti, Göksu'ya taşındığı günlerin dışında, 1904 yazını hemen hemen
Beykoz'da geçirmiştir. Buraya, kimi zaman, bir Arap halayık da gelir,
Loti'ye gönül kırgınlarından haberler iletir. Üç genç kız Beykoz'a
geldiği vakit de, Loti onları Çayırın berisinde, silme nilüfer kaplı
bir bataklığın yanındaki pek bilinmeyen bir koruya götürür. Hele
korunun bir köşesinde, iri iri sazlar ve eğrelti otlarıyla çevrili,
doğa! Bir kameriye vardır ki, Batıyı Loti'nin kişiliğinde yakalamak
isteyen gönül kırgınları ile Doğunun büyüsünü bu üç genç kızda bulduğunu
sanan Loti, burada saatlerce, sessiz bir ruh-alışverişine dalarlar.
Loti, Türkiye'de karşılaştığı her çiçeğin Fransız çiçeği olduğunu
sanmaya da pek yatkın olduğundan burada gördüğü mor çiğdemler, geyikdilleri,
kara yosunları, kamışlar ve eğreltiotlarının Fransa'daki bitkilerden
başka bir şey olmadığını düşünmeye fırsat da bulmuş olur. Ancak,
Beykoz'daki eğreltiotlarının çok kocaman şeyler olması karşısında
kafası, ilkin biraz karışırsa da, sonradan bu azmanlığın iklimden
ileri geldiğini bularak yüreğine soğuk sular serpilir. Loti, giderek
o doğal kameriyenin de Türkiye'de değil, Fransa'da olduğu düşüne
kapılır ve Fransızlara özgü seslenişlerden birine el atarak bir
"Oh la la" savurur. Gelgelelim gözü, yeniden karşısında
dimdik duran o üç doğulu güzele takılıverince, zihni yine allak
bullak olur.
Loti, şu anda, Beykoz Çayırında yapyalnız. Biraz önceki çarşaflılar
çekip gittiler. Loti, uzaklardan, Anadolu Kavağı Kalesinden -şimdiler
bu kalenin yerinde yeller esmektedir-, koşup gelen bir borazan sesi
işitir. Dost bir sestir bu. Bu sesi Vautour gemisi teğmenlerinden
o ünlü Fransız yazarı Claude Farrere de çok duymuştur. Dahası o,
Kaleye doğru da uzanmış ve erlerin, denize karşı, iki sıra halinde,
hep birden sağ kollarını havaya kaldırarak "Padişahım çok yaşa"
diye bağırdıklarını yakından izlemiştir.
Loti, 1904 yazında, Kalenin yanında, Sultan Murat'ın yaptırttığı
Caminin minaresinden, akşam ezanını okuyan müezzinin yanık sesini
de çok işitmiştir. Şimdi kulağına, talimden dönmüş erlerin, o yaşlı
ve güneş yanığı erlerin belli belirsiz konuşmaları da geliyordur.
Güneş de kendisini çevreleyen tepelerin arkasında, bilinmeyen bir
yerde yokluğa karışmaya hazırlanıyordun Gökyüzü soluk zümrüt yeşili
bir renk bağlamıştır. Bu, yaşam kıpırtısı içindeki her şeyin Beykoz
koyağına dönüşünü haber veren saattir. Dolaylardaki bütün çobanlar,
sürüleriyle, koyağa doğru yaklaşmaktadırlar. Loti, onlardan birinin
keçilerini toplamak için kavalını öttürdüğünü de duyar gibi olur.
Ama böyle bir kaval sesini gerçekten duydu mu, yoksa "Alphonse
Daudet"inin -Bay Seguin'in Keçisi- öyküsünü mü aklından geçirdi,
bu pek belli olmaz.
Loti, şimdi de Beykoz İskelesinde. Eskiden sandalı burada kendisini
karşılar, onu alıp birkaç dakikada Vautour'a iletir. Gemide iki
kişilik bir sofra onu akşam yemeğine beklemektedir. Sofranın iki
kişilik olması, yazarımızın, her akşam, Büyükdere'de pinekleyen
yabancı devletler karakol gemileri komutanlarından birini yemeğe
çağırmış olmasındandır. Ama şimdi Beykoz'da bir yabancıdan, evsiz
barksız bir hortlaktan -bu yakıştırma Loti'nindir- başka bir şey
değil. Kandilli'ye, konuk olduğu yalıya dönmek için de uzun bir
süre kayıkla Boğaz'dan aşağı inmesi gerekmektedir. Yalnız Boğaz'ın
en pekmezli saati bu saattir. Gökyüzünde yavaş yavaş belirmeye başlayan
ağır ruhlu yıldızların altında pırıldayan Boğaz sularında Loti'nin
kayığından fışkıran çalkantıdan başkası -ekim ayında olduğumuzu
unutmayın- yoktur. Kayıkçılar, dönüş için, kıyıyı izlemekten vazgeçmişler,
akıntının o gizli gücünden yararlanmak için, Boğaz'ın ortasından,
aşağı doğru kaymaya atılmışlardır. O ne, Asya kıyılarından, koskoca,
ekmek kadar yusyuvarlak, bir ay da yükselmeye, Boğaz'ı gümüşe, boyamaya
başlamasın mı?
Ama ne olur ne olmaz, biz yine Beykoz Çayırına dönelim.
Beykoz Çayırı, Yalıköy'ün hemen kuzeyinde ve arkasındadır. Bu yüzden
buraya Yalıköyü Çayırı deyenler de vardır. Çayırın başında bir kır
kahvesi de iki yana salınır ki İstanbul'un en büyük kahvelerinden
biridir. Çevresi tahta parmaklıkla çevrilmiştir. Bahçesi yüz masayı
rahat alır. Kahve ocağı bir barakanın içindedir. Barakanın önünde
bir de çardak vardır. 1854-1856 Kırım Savaşında İzmir ve Aydın'dan
gönüllü gelen zeybekler, Hünkâr İskelesinden gemilere bindirilip
Kırım'a postalanmadan önce, çevrede kurulan çadırlı ordugahta bekleşirlerken
buradaki kahvelerde çok nargile tokurdatmalardır.
Çayırın en büyük özelliği, İstanbul'un belli başlı seyir yerlerinden
biri olmasıdır. Abdülmecit çağında, askeri ve mülki okulların yatılı
öğrencileri, Hıdrellezlerde, buraya gelirler, koşup oynarlar, türlü
eğlencelere dalıp çıkarak kuzu yerler. Çok eski bir gelenek olarak,
İstanbul esnafı da, yılda bir kez, ustaları, kalfaları, çırakları
ile postu buraya sererler. Lonca malı, vakıf mutfak ve sofra takımlarını
da yanlarında getirerek, birkaç gün kalırlar. Haydarpaşa, Büyükdere,
Küçüksu çayırları ile Florya, Kâğıthane seyir yerleri de bu esnafı
sık sık görür. Ne ki, terlikçiler Beykoz'dan başka bir yere gitmezler.
Bunlar, Sultan Aziz çağında, Beykoz'da yine bir çayır gezmesi düzenlemişler
ve de Padişahı buyur etmişlerdir. Terlikçiler o gün Zat-ı Şahaneyi
türlü oyunlarla havaya uçurmuşlardır. Bu arada ortaoyunu da oynatılmıştır.
Ünlü ortaoyuncu Süslü Yakup da ilk kez o gün Sultan Aziz'in karşısına
çıkmıştır.
Doğrusu, Beykoz tam bir seyir yeri küpüdür.
Sultaniye Çayırı, Akbaba, Sütlüce, Alibadır, Yuşa -ki Mehmet Akif,
gençliğinde, Neyzen Tevfik'le orda günlerce kalmış, günlerce dem
çekmişti- ve Dereseki Köyü her gelene içinin alacasını döker.
Sultaniye Cayırı, Beykoz'un güneyinde deniz kıyısındadır. Burası
Kanuni Sultan Süleyman'ın Hasekisine bağlı olarak Hançerlisultan
diye de anılır. Gümüşsüyü adındaki o helva gibi su, buraya yakın
dağdadır. Vezirlerden Pir Mustafa Paşanın oğlu Mehmet Bey, 1763
yılında bir çeşme hayrat eylemiştir. III? Selim çağında burada nişan
talimleri yapıldığı için, birtakım nişan taşları da kondurulmuştur.
Mirat-ı İstanbul yazarı Mehmet Raif Efendi Sultaniye'den söz ederken,
Yuşa Tepesine yakın olan bir yerde "abıhayat" denilen
bir suyun varlığından da açar. Suyun aktığı yerin yanıbaşında bir
mermer sütun üzerinde 1291 (1874) tarihi okunmaktadır.
Evliya Çelebi de burada, geçmiş yıllarda, Bayezit Han Veli yapımı,
cennet örneği bir gül bahçesi olduğunu söyler. Serviler Samanyolu
gibi gökleri tutmaktadır.
Kanuni'nin Hançerli Sultan için yaptırdığı köşkten başka III. Murat
da buraya bir köşk dikmiştir. Evliya, bu köşk için de şu bilgiyi
verir:
- III. Murat çağında Özdemir oğlu Osman Paşa, Gence, Şirvan, Şemahi,
Tebriz yakasını yağma ettiği vakit, oralarda gördüğü, ibretle seyre
değer, bir köşkün kubbesini, pencere ve camlarını, pencere kapaklarını,
tümünü Padişaha sunmuştur. O da, boşa gitmesin düşüncesiyle, bu
Sultaniye Bahçesi alanında, deniz kıyısında bir köşk yaptırmıştır
ki bugüne kadar durup görenleri şaşkınlık içinde bırakmaktadır.
Hele içindeki nakışlar ve hayvan resimleri o kadar güzel çizilmiştir
ki şimdiye değin, deniz kıyısında, şiddetli havadan bozulması gerektiği
halde, hiçbir şeyine noksan gelmemiştir. Acaip, hünerli ustalar
elinden çıkmış nakışlardır. Bunun da bir bahçe ustası, 70 kadar
da bahçıvan neferleri vardır.
İstanbulluların yıllarca seyirlik aşını pişiren Sultaniye Çayırının
bir kesimine şimdiler oto sanayi dükkânları çökmüştür. Çayırın Abraham
Paşa korusuna doğru uzanan üst kısmı ise mantar gibi biten gecekondularla
dolmuştur. Bu yüzden buraya bugünkü günde Mantar Mahallesi denir.
Kanlıca alabandasından Sırrı Kasidecioğlu'nun verdiği bilgiye göre
Abraham Paşa korusu -Abraham Paşanın Büyükdere'nin üstlerinde de
bir korusu vardır- Paşabahçe ile Beykoz arasındaki koydan Karadeniz'deki
Riva'ya (İrva) değin uzanır. Korudan sonra da Hüseyin Merter Çiftliği
başlar. Bu çiftlik "Kirazlı Çiftliği" diye de anılır ve
gelir Elmalı Çiftliğine dayanır. Elmalı Çiftliği de 50 bin dönümlük
büyükten büyük bir çiftliktir. Kuzeyden Zerzavatçı Çiftliğine ve
Akbaba Köyüne ve de Dereseki'ye doğru yaylanır. Zerzevatçı Çiftliğinin
ötesinde ise Amavutköy -bu da başka bir Arnavutköy- vardır.
Gecekonducular bugünkü günde Elmalı Çiftliğini de -ağlayalım mı,
ağlamayalım mı- haritadan silmiştir. Yalnız çiftliğin içindeki köşk,
1947 yılından beri Orman idaresinindir. Beykoz'un girişinde, Shell
Kumpanyasının bulunduğu alanın bir bölümü de eskiden Hüseyin Merter'indir.
Kumpanya burayı Merter'den almış, öteki parçasını ise Belediyeden
kiralamıştır.
Akbaba seyir yeri ise Beykoz İskelesinden beş kilometre içerdedir.
Köy, adını İstanbul Fethine katılmış Ak baba Mehmet Efendiden devşirmiştir.
I. Ahmet'in Harem-i Hümayun Kethüdası Canfeda Saliha Hatun da -bizim
de canımız onun olsun- burada bir cami yaptırmıştır. Akbaba, beyaz
kirazı ve kestanesi ile ünlüdür. Daha XVII. yüzyılda İstanbulluların
buraya arabalarla gelip çadırlar kurduğu, günlerce, haftalarca,
kiraz ve kestane atıştırdıkları bilinir.
Beykoz'dan yedi kilometre uzaklıktaki Dereseki Köyü ise cevizi -Beykoz
cevizi işte budur- ve ayşekadın fasulyesi ile dillerdedir. Geçmiş
yıllarda, gül bahçeleri de seyir düşkünlerinin gönüllerini delik
deşik eder. Sırmakeş Suyu ile Karakulak Suyu da Dereseki'den çıkar.
Bu ikincisini, Karakulak Ahmet Ağa bulduğundan adı öyle kalmıştır.
Bunun üst yakasındaki tepeden de Deli Osman Suyu çıkar ki, onu da
Osman adında bir köylü bulmuştur. Şimdiler, Dereseki yolu üzerindeki
dört çeşmeden de bu su akar. Asit derecesi en hafif sulardan biridir.
Alibadır Bağlarına gelince, İstanbul'un en eski seyir yerlerinden
biri de odur. Asıl adı Ali Bahadır olan bu seyiryerine Kaymakdonduran
- Elmalı Çiftliği - Sırmakeş Bayırı - Serdaroğlu Çiftliği - Amavutköy
yoluyla git-gel olunur. Ne var, bu yolu beğenmezseniz, Akbaba'dan
Anadolu fenerine giden yolu da yeğleyebilirsiniz. Yalnız sağda,
Kanlıkavak Tepesi eteğinden ayrılan yolu geçmemeye dikkat etmelisiniz.
Çünkü Albadır Bağlarına sizi o yol götürecektir. Alibadıra vardıktan
sonra da, isterseniz, İrva'ya inebilirsiniz. Böylece bir taşla iki
kuş vurmuş olursunuz.
Eyvah, biz yine kendimizi şaşırdık.
Beykoz Sarayını anlatacaktık, Beykoz dolayını anlattık.
Gerçi, bunu kendimizi sınamak, kendimizi Beykoz Sarayını anlatmaya
hazır etmek için yaptık ama, hünkârlar bekletilemeyeceği gibi, hünkâr
sarayları da bekletilemez.
"Al sarhoşun birini daha !" demezseniz yine Hünkâr İskelesine
dönelim ki, Saraya, yapımı bitmeden, biz de bir iki taş yetiştirelim.
Evet, efendim, Mısır irini kapandıktan sonra, 1845 yılında, İstanbul'a
Sultan Mecit'in gönlünü almaya gelen Kavalalı Mehmet Ali Paşa, geçmişin
acılarını silmek için, Hünkâr İskelesi ile Yalıköy arasındaki yayvan
bir tepeye, sonradan Beykoz Sarayı, Yalı Kasrı, Mecidiye Kasrı ya
da Mehmet Ali Paşa Kasrı diye anılacak bir köşk kondurmak istemiştir.
Ne ki, Mehmet Ali Paşa ile oğlu İbrahim Paşa, 1849 yılında morto
oldukları vakit, kasrın yapımı -a, biz boşu boşuna telaş göstermişiz-
daha bitmemiştir. Mehmet Ali Paşanın öbür oğlu Abbas Paşa zamanında
da saray olduğu gibi kalır. 1854 yılında Mısır Valiliğine oturan
Sait Paşa ise, ilk iş olarak yapımın arkasını almış ve kasrı görkemli
bir biçimde dayayıp döşedikten sonra Sultan Mecit'e armağan etmiştir.
Bu yüzden kimileri burayı Sait Paşa Kasrı diye de anar.
Kasır güzel mi güzel bir bahçe içindedir. Manolyalar, ıhlamurlar,
çamlar, mantar ağaçları bahçeye ayrı bir güzellik katmaktadır. Kasrın
dışı mermerlerle kaplı olduğu gibi içine de baştanbaşa renkli somaki
döşenmiştir. Alt kat üç dikdörtgene ayrılmıştır. Ortadaki, büyük
bir salonu oluşturur. Yandakilerin iki köşesinde ise birer oda vardır.
Kasra deniz yakasından girildiğinde sağda kalan dikdörtgenin ortasındaki
bir merdivenden üst kata çıkılır ki tam bir yumurta biçimindedir.
Sol dikdörtgende ise, yine yumurta biçiminde küçük bir salon görünür.
Üst katın planı da alt katın aynıdır. Yalnız önde ve arkada, dörder
sütun üzerine oturtulmuş iki balkon vardır. Merdiven sahnının üst
kat pencere önüne de fırdolayı dar bir balkon çekilmiştir. Buradan
küçük birer kapıyla köşe odalarına geçilir.
Kasrın özelliklerinden biri de bahçedeki gizli bir yoldan, bodur
ağaçlar arasından girilen bir yeraltı hamamıdır. Hamamın duvarları,
kubbesi, kurnaları hep istiridye kabukları ile süslüdür. Bir iki
yerine de, yine istiridyeden, ay-yıldızlar kondurulmuştur. Kasrın
ikinci bir özelliği ise Boğaz'ın ilk taştan sarayı olmasıdır. Dolmabahçe,
Çırağan, Feriye, Beylerbeyi, Küçüksu saray ya da kasırları bundan
arkaya kalır.
Nedir, Abdülmecit kendine peşkeş edilen bu kasra pek yüz vermemiştir.
Buranın tadını çıkaran sadece Sultan Aziz'dir. Bir kez de Büyük
Napoleon'un kardeşi Jeröme'un oğlu Prens Napoleon çıkarmıştır. O
da, İstanbul'a birinci değil, ikinci gelişinde. Prensin İstanbul'la
ilk karşılaşması 1854 yazındadır. Kırım Savaşına katılacak birliklerin
başında bulunacaktır. 17 Haziran günü Sultan Mecit, Davutpaşa Kışlasına
yerleştirilmiş Fransız erlerini yoklamaya gittiği vakit, o da orada,
Mareşal Saint-Arnaud ile birlikte Hünkârı karşılamıştır. Abdülmecit
kendisiyle lakırdı alıp verdikten sonra erleri denetlemiş, sonra
da o gün için hazırlanan çadırın önünde geçit törenini izlemiştir.
Törenden önce ve sonra Mareşalin eşi de çadırın içinde bulunmuş
olmuştur.
Prens İstanbul'a ikinci gelişinde Beykoz Sarayında kalmayı kendi
istemiştir. O zaman Osmanlı tahtında Sultan Aziz bulunduğu için,
Prensin saygı sunuşuna karşılık vermek üzere Sultan Aziz de Sarayın
salonunda boy göstermiştir.
Bunlara karşılık, Abdülhamit Beykoz Kasrına hemen hemen hiç ayak
basmamıştır. Kasır 33 yıl bekçiler elinde kalmış, döşemeleri de
çürümüş, eprimiştir. Meşrutiyetten sonra, 1910 yılında, Mebusan
Meclisi Reisi Ahmet Rıza Bey burada milletvekillerine bir şölen
çektiği vakitse ortada kanape, koltuk, perde diye bir şey kalmadığı
görülmüştür.
Birinci Dünya Savaşı günlerinde -Ah, Tokat Kasrı da 1913 yılında
yanıp kül olmuştur- Kasırdan başka yollarda yararlanmak düşünülmüş
ve burada bir Darüleytam açılmıştır. Daha sonra da Kasır trahum
hastanesine dönüştürülmüş ve de göçmenler oturtulmuştur. En son
olarak da, ordu buyruğuna bırakılmıştır.
1952 yılında ise, o zamanın Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Ekrem
Hayri Üstündağ'ın ön ayak olmasıyla bu güzel Kasırda bir prevantoryum
açılmıştır. Bina, kişiliğine dokunulmadan yeniden onarılmış, tavan
süsleri eski durumuna getirilmiş, döşeme, parke ve mermerler de
haraplıktan kurtarılmıştır. Bu arada, istiridye süslerini çoktan
yitirmiş olan Hava Hamamı da onarım görmüştür.
Hayy, yıllar ne de çabuk geçiyor. İyisi mi, biz yine 1869 yılına
dönelim de bugün -15 Ekim Cumartesi günü- Beykoz Sarayına gelecek
olan Fransız İmparatoriçesi Eugenie'yi karşılayalım. Şuraya kadar
ululuklar ve sululuklar içinde yüzdürdüğümüz Beykoz'u, bütün Fransızların
velinimeti Eugenie'nin manzara löpüyle boyamazsak olmaz.
Sultan Aziz 1867 yılında çıktığı Avrupa yolculuğunda Fransa'da da
konak tuttuğundan, Fransız İmparatoriçesi Eugenie de, Fransız Devleti
adına bu ziyarete karşılık vermek üzere, İstanbul'a gelmiştir. Beylerbeyi
Sarayında konuk edilen İmparatoriçe olağanüstü bir güler yüzlülükle
ağırlanmış ve bir yandan İstanbul'da dolaştırırken, bir yandan da
midesine mantarlı tiritler, Valide sultan usulü levrek balıkları,
ballı sultan çörekleri, taskebaplı pilavlar, saray usulü etsuları,
bohça börekleri, saray lokma ve baklavalar tıkılmıştır. Bugün de
burada onuruna bir geçit töreni düzenlenmektedir.
İmparatoriçe, Beylerbeyi Sarayından Hünkâr İskelesine kadar olan
yolu Sultan Azizle birlikte saltanat kayığında almıştır. Ne ki,
Fransa' Elçisi, yakışıklı ama vahşi hayvan bakışlı -bu değerlendirme
Eugenie'nin nedimelerinden Bayan Marie de Lerminat'nındır- padişahla
III. Napoleon'un kınalı kuzusunu başbaşa bırakmak istemediği için,
son anda o da sandala atlayıvermiştir.
Hünkâr İskelesi ile Beykoz Sarayı arasındaki yol da arabalarla geçilmiştir.
Ama Sultan Aziz, kayıktaki açıkgözlükten akıllandığı için, bu kez
Elçiyi yanına yaklaştırmamış ve arabada İmparatoriçe ile -onu sağına
almıştır- yapyalnızlaşmıştır.
Arabalar Kasrın önüne geldiği vakit Sadrazam Âli Paşa ile Veliaht
Murat Efendi onları karşılamıştır. Ne var, burada da Cemil Paşa
bir açıkgözlük yapmış, elini uzatarak İmparatoriçenin arabadan inmesine
yardım etmiştir. Bereket, Paşa daha ileri gitmemiş ve Eugenie'nin
saray basamaklarını Sultan Aziz'in kolunda çıkması için bir kenara
çekilmiştir.
Doğrusu, Padişah kolundaki Eugenie'nin merdivenleri tırmanması oradaki
bütün paşa hazeratının yüreğini ağzına getirmiştir. Ama Eugenie
de bu sonucun elde edilmesi için elinden geleni ardına koymamıştır.
Bilmecesi kendince bilinen gülücüklerini dağıtmaktan bir an için
bile geri kalmadığı gibi, merdivenin yukarısına doğru -aşağılarda
böyle bir şeye gerek görmemiştir- öyle kıpırdak, öyle şıpsevdi bacaklar
kondurmuştur ki, buna kendi de şaşkınlık getirmiştir.
Padişah ile İmparatoriçe, doğru büyük salona yönelmişler, orada
bir süre dinlendikten sonra geçit töreni için yeniden dışarı çıkmışlardır.
Kasrın yanında elçiler, vezirler ve Eugenie'nin adamları için üç
büyük çadır kurulmuştur ki, bunlar da töreni buradan izlemişlerdir.
Öteki paşalar ise -iğne atsan yere düşmeyecek kadar paşa vardır-
kendilerine ayrılan çadırların berisine dikilmişlerdir.
Hani, törene katılan subayların, erlerin giyimi, kuşamı da padişahçadır.
Topu da, sultanlığın namusuna uygun bir çeki-düzen içinde, ışıklar
saçarak geçitlerini tamam etmişlerdir.
O gün oraya koşan İstanbullular da en kibar, en santırallı yüzleriyle
görünmüşlerdir. Bunlar, büyük bir incelik de göstererek, töreni
değil, Eugenie'yi dikizlemişlerdir. Dikizciler arasında Bir Zamanlar
İstanbul yazarı Ali Rıza Bey de vardır. Yazarımızın gözleri İmparatoriçe'ye
rastlar, rastlamaz, yüreciği hık diye duruvermiş ve ancak halkın
bilinçsiz itelemesi sonunda yeniden pırpır etmeye başlamıştır.
Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Eugenie'nin ferdası gün de Taksim'de
boy göstereceği haberini aldığı için, pazar günü, alar-sabah, oraya
da koşmuş, Taksim Kışlası -şimdiler onun yerinde İnönü Gezisi yaylanmaktadır-
önünde Fransız Elçisi ile volta atan Eugenie'ye bir daha kesilmiştir.
O gün Eugenie, yine bütün fettanlığını takmış takıştırmış, oraya
öyle gelmiştir. İmparatoriçelere özgü uzun kirpiklerle gölgelenmiş
gözlerini, yavruağzı yüzünü, kuğu boynunu, kadife endamını halkın
önünde öyle bir dolaştırmıştır ki, 43 yaşında olmasına karşın, Balıkhane
Nazırımız onu, on sekizinde kolejli bir kız sanmıştır. Eugenie,
o gün mavi bir fistan da giymiş, kınlık getirmiştir. Beyoğlu'nun
bütün hoşor madamaları da o yılın moda rengini, hemen oracıkta,
mavi olarak ilan etmişlerdir.
Beykoz'daki geçit töreninden sonra ise İmparatoriçe Karadeniz'e
bir gezinti yapmış, geceleyin de Beykoz Kasrındaki şölende yine
yağlara, ballara sıvanmıştır. Dönüş ise yine saltanat kayığı ile
olmuş, o mendebur Fransız Elçisinin suratı da Sultan Âziz'in keyfini
bir daha kaçırmıştır.
Boğaz baştanbaşa ışıktır.
Kıyılara dizilmiş erler, 13 çifte kayık önlerinden geçerken, havaya
ateş ediyorlar, kurşunlar da birer yavru yıldız gibi -bu benzetme
Woods Paşanındır- havada yanıp yanıp sönüyorlardır. Öyle ki, İmparatoriçe
bir an Binbir Gece Masalları Ülkesine geldiğini sanmıştır.
İşte o zaman, o da, Boğazdaki kadınların yaptığı gibi, kayıkta arkaya
doğru kaykıldıkça kaykılmış ve elçiyi, melçiyi umursamadan -bu açıklama
da Woods Paşanındır- denizle bir çizgi üzerine gelmiştir.........................
Sayfa
Başı |