Beykoz,........ Anılarda - Öykülerde - Romanlarda
Kitaplar
Dergiler
Boğaziçi
Şıngır Mıngır
Salah Birsel
Beykoz'da bir İmparatoriçe
Bir Subayın Anıları
1909- 1999
Kenan Kocatürk
Kutsal İsyan
Hazan İzzettin Dinamo
Bir Tutam İstanbul
Jack Deleon
İstanbul 1874
Edmondo
de Amicis
Evliya Çelebi'nin İstanbul'u
John Freely
1929 Ekim
Yusuf Mardin Şiir-Beykoz'da
Hünkar İskelesi
Robert Waltsh
1937 Mayıs
Yusuf Mardin Şiir-Yuşa'da
Hüzeyin Cahit Yalçın-Anılar
İstanbul Gezi Rehberi
Murat Belge
İstanbul Türk Kaleleri
Prof Albert Gabriel
İstanbul'un Kuytu Köşeleri
Aydın Boysan
Kamil'in Yeri
Boğaziçi ve İstanbul
19. yüzyıl sonu
P.A.Dethier
Şirket-i Hayriye
Eser Tutel
Şair Edip ve
Tarihçi
Kalemi ile
İstanbul
1929 Ağustos
Beykoz
Deniz Yarışları
1953 Ağustos
İstanbul'u gezi- yoruz Beykoz
.
.
.
Tepe Tepe İstanbul
Deniz Som
Yuşa Tepesinde

İstanbul Tarihi
M. Orhan Bayrak

.Eski İstanbul evleri ve boğaziçi yalıları
Perihan Balcı
.İçimdeki Boğaziçi
Şadan AKYOL
Boğaziçi Anıları
Sedad Hakkı ELDEM
Boğaziçinde tarih
Samiha AYVERDİ
.
.
.
.
.
.
.
..
Boğaziçi Büyüsü
Necati
GÜNGÖR
Boğaziçi Yalıları
Abdülhak Şinasi HİSAR
         
.
.
             
.
.
 
         
.
.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BEYKOZ'DA BİR İMPARATORİÇE
Salah Birsel -Boğaziçi Şıngır MIngır kitabından-

17 Ekim 1910 günü Pierre Loti, iki hamlacının çektiği bir çifte ile Kandilli İskelesinden yola çıkmış ve bir buçuk saat akıntılarla, Karadeniz rüzgârlarıyla savaştıktan sonra Beykoz'a varmıştır. Dönüşte, gün kavuşurken, bilir ki hava kalacak, denizde en küçük bir dalgacık bile görünmeyecektir. Loti, Boğaz'ı en hurda ayrıntılarına değin saptamıştır. Akıntıların nerede başlayıp, nerede darmadağın olduklarını, poyrazın, lodosun, fırışkanın, kırıcığın, ağaç devirenin ne vakit ayaklandığını, havanın ne zaman limanladığını, su çevrintilerinin, yavru burgaçların biçimlerini, iki kıyıda yer alan cami ve yalıları, yalıların içindeki insanları ezbere biliyordur.
Beykoz Çayırına giden yolda bugün kimsecikler yoktur. Cayırda, büyük çınarların altındaki kır kahvelerinde de in cin top atıyor. Loti, bundan altı yıl önce, Vautour gemisinin komutanı iken denizcilerini buraya getirir, onlara top oynatırdı. Daha sonra da, tümüne, o küçük kır kahvelerinde çay şöleni çekerdi. Kahvecinin bunca konuğu ağırlayacak iskemlesi olmaz, ama yerlere serilmiş hasırlar darlık giderirdi. İngiliz karakol gemisi erleri de çokluk buraya geldiklerinden Fransızlarla çeşitli yarışlara girişirlerdi. Ahmet Rasim, İngilizlerin, bir gün burada çelik çomak oynadıklarını bile görmüştür.
Loti bugün burada, iki hamlacı ile birlikte kahvelerden birinin önündeki masaya çöktüğü vakit, dışarıya müşterileriyle ilgilenmeye çıkan Kahveci onu tanıyacaktır:
- Seni görmeyeli yıllar var. Nerdeydin? Gemini de getirdin mi?
Yazık ki yazık, Loti Vautour'unu getirememiştir. Gemi çoktan bir hurdacının eline düşmüş, parçaları şurada, burada satılmıştır.
Loti, Beykoz'un bu yöresine, öbür Frenkler gibi, "Tanrının Koyağı" adını verir. Ama buraya Tanrısal bir güzellik yağdıran şeyin çayırdaki otlar mı, yoksa çevredeki ağaçlar mı olduğunu bir türlü çıkaramaz.
Oh, çok şükür, Çayırda bugün hiç değilse 3-4 çarşaflı var. Ne ki, bunlar Loti'nin üzüncünü, bütün bütüne artırmış, kendisine, buranın insanlarla dolup taşan eski günlerini anımsatmıştır. O, çayıra, eski yıllarda Gönül Kırgını Kadınları da getirmiştir. Tahrirat Kâtibi Nuri Beyin kızları -bunlar Reşat Nuri Darago'nun da kız kardeşleridir- ile Marc Helys peçelerini hiç açmadıkları için -çünkü Fransız kadını da çarşafa sarmalanmıştır- Loti'nin yüreğindeki pıtpıtlar iyisinden azmıştır. Gerçi bir ara Nuri Beyin kızları peçelerini aralar gibi olmuşlarsa da Marc Helys hınzırı buna da yanaşmamıştır.
Loti, Göksu'ya taşındığı günlerin dışında, 1904 yazını hemen hemen Beykoz'da geçirmiştir. Buraya, kimi zaman, bir Arap halayık da gelir, Loti'ye gönül kırgınlarından haberler iletir. Üç genç kız Beykoz'a geldiği vakit de, Loti onları Çayırın berisinde, silme nilüfer kaplı bir bataklığın yanındaki pek bilinmeyen bir koruya götürür. Hele korunun bir köşesinde, iri iri sazlar ve eğrelti otlarıyla çevrili, doğa! Bir kameriye vardır ki, Batıyı Loti'nin kişiliğinde yakalamak isteyen gönül kırgınları ile Doğunun büyüsünü bu üç genç kızda bulduğunu sanan Loti, burada saatlerce, sessiz bir ruh-alışverişine dalarlar.
Loti, Türkiye'de karşılaştığı her çiçeğin Fransız çiçeği olduğunu sanmaya da pek yatkın olduğundan burada gördüğü mor çiğdemler, geyikdilleri, kara yosunları, kamışlar ve eğreltiotlarının Fransa'daki bitkilerden başka bir şey olmadığını düşünmeye fırsat da bulmuş olur. Ancak, Beykoz'daki eğreltiotlarının çok kocaman şeyler olması karşısında kafası, ilkin biraz karışırsa da, sonradan bu azmanlığın iklimden ileri geldiğini bularak yüreğine soğuk sular serpilir. Loti, giderek o doğal kameriyenin de Türkiye'de değil, Fransa'da olduğu düşüne kapılır ve Fransızlara özgü seslenişlerden birine el atarak bir "Oh la la" savurur. Gelgelelim gözü, yeniden karşısında dimdik duran o üç doğulu güzele takılıverince, zihni yine allak bullak olur.
Loti, şu anda, Beykoz Çayırında yapyalnız. Biraz önceki çarşaflılar çekip gittiler. Loti, uzaklardan, Anadolu Kavağı Kalesinden -şimdiler bu kalenin yerinde yeller esmektedir-, koşup gelen bir borazan sesi işitir. Dost bir sestir bu. Bu sesi Vautour gemisi teğmenlerinden o ünlü Fransız yazarı Claude Farrere de çok duymuştur. Dahası o, Kaleye doğru da uzanmış ve erlerin, denize karşı, iki sıra halinde, hep birden sağ kollarını havaya kaldırarak "Padişahım çok yaşa" diye bağırdıklarını yakından izlemiştir.
Loti, 1904 yazında, Kalenin yanında, Sultan Murat'ın yaptırttığı Caminin minaresinden, akşam ezanını okuyan müezzinin yanık sesini de çok işitmiştir. Şimdi kulağına, talimden dönmüş erlerin, o yaşlı ve güneş yanığı erlerin belli belirsiz konuşmaları da geliyordur. Güneş de kendisini çevreleyen tepelerin arkasında, bilinmeyen bir yerde yokluğa karışmaya hazırlanıyordun Gökyüzü soluk zümrüt yeşili bir renk bağlamıştır. Bu, yaşam kıpırtısı içindeki her şeyin Beykoz koyağına dönüşünü haber veren saattir. Dolaylardaki bütün çobanlar, sürüleriyle, koyağa doğru yaklaşmaktadırlar. Loti, onlardan birinin keçilerini toplamak için kavalını öttürdüğünü de duyar gibi olur. Ama böyle bir kaval sesini gerçekten duydu mu, yoksa "Alphonse Daudet"inin -Bay Seguin'in Keçisi- öyküsünü mü aklından geçirdi, bu pek belli olmaz.
Loti, şimdi de Beykoz İskelesinde. Eskiden sandalı burada kendisini karşılar, onu alıp birkaç dakikada Vautour'a iletir. Gemide iki kişilik bir sofra onu akşam yemeğine beklemektedir. Sofranın iki kişilik olması, yazarımızın, her akşam, Büyükdere'de pinekleyen yabancı devletler karakol gemileri komutanlarından birini yemeğe çağırmış olmasındandır. Ama şimdi Beykoz'da bir yabancıdan, evsiz barksız bir hortlaktan -bu yakıştırma Loti'nindir- başka bir şey değil. Kandilli'ye, konuk olduğu yalıya dönmek için de uzun bir süre kayıkla Boğaz'dan aşağı inmesi gerekmektedir. Yalnız Boğaz'ın en pekmezli saati bu saattir. Gökyüzünde yavaş yavaş belirmeye başlayan ağır ruhlu yıldızların altında pırıldayan Boğaz sularında Loti'nin kayığından fışkıran çalkantıdan başkası -ekim ayında olduğumuzu unutmayın- yoktur. Kayıkçılar, dönüş için, kıyıyı izlemekten vazgeçmişler, akıntının o gizli gücünden yararlanmak için, Boğaz'ın ortasından, aşağı doğru kaymaya atılmışlardır. O ne, Asya kıyılarından, koskoca, ekmek kadar yusyuvarlak, bir ay da yükselmeye, Boğaz'ı gümüşe, boyamaya başlamasın mı?
Ama ne olur ne olmaz, biz yine Beykoz Çayırına dönelim.
Beykoz Çayırı, Yalıköy'ün hemen kuzeyinde ve arkasındadır. Bu yüzden buraya Yalıköyü Çayırı deyenler de vardır. Çayırın başında bir kır kahvesi de iki yana salınır ki İstanbul'un en büyük kahvelerinden biridir. Çevresi tahta parmaklıkla çevrilmiştir. Bahçesi yüz masayı rahat alır. Kahve ocağı bir barakanın içindedir. Barakanın önünde bir de çardak vardır. 1854-1856 Kırım Savaşında İzmir ve Aydın'dan gönüllü gelen zeybekler, Hünkâr İskelesinden gemilere bindirilip Kırım'a postalanmadan önce, çevrede kurulan çadırlı ordugahta bekleşirlerken buradaki kahvelerde çok nargile tokurdatmalardır.
Çayırın en büyük özelliği, İstanbul'un belli başlı seyir yerlerinden biri olmasıdır. Abdülmecit çağında, askeri ve mülki okulların yatılı öğrencileri, Hıdrellezlerde, buraya gelirler, koşup oynarlar, türlü eğlencelere dalıp çıkarak kuzu yerler. Çok eski bir gelenek olarak, İstanbul esnafı da, yılda bir kez, ustaları, kalfaları, çırakları ile postu buraya sererler. Lonca malı, vakıf mutfak ve sofra takımlarını da yanlarında getirerek, birkaç gün kalırlar. Haydarpaşa, Büyükdere, Küçüksu çayırları ile Florya, Kâğıthane seyir yerleri de bu esnafı sık sık görür. Ne ki, terlikçiler Beykoz'dan başka bir yere gitmezler. Bunlar, Sultan Aziz çağında, Beykoz'da yine bir çayır gezmesi düzenlemişler ve de Padişahı buyur etmişlerdir. Terlikçiler o gün Zat-ı Şahaneyi türlü oyunlarla havaya uçurmuşlardır. Bu arada ortaoyunu da oynatılmıştır. Ünlü ortaoyuncu Süslü Yakup da ilk kez o gün Sultan Aziz'in karşısına çıkmıştır.
Doğrusu, Beykoz tam bir seyir yeri küpüdür.
Sultaniye Çayırı, Akbaba, Sütlüce, Alibadır, Yuşa -ki Mehmet Akif, gençliğinde, Neyzen Tevfik'le orda günlerce kalmış, günlerce dem çekmişti- ve Dereseki Köyü her gelene içinin alacasını döker.
Sultaniye Cayırı, Beykoz'un güneyinde deniz kıyısındadır. Burası Kanuni Sultan Süleyman'ın Hasekisine bağlı olarak Hançerlisultan diye de anılır. Gümüşsüyü adındaki o helva gibi su, buraya yakın dağdadır. Vezirlerden Pir Mustafa Paşanın oğlu Mehmet Bey, 1763 yılında bir çeşme hayrat eylemiştir. III? Selim çağında burada nişan talimleri yapıldığı için, birtakım nişan taşları da kondurulmuştur. Mirat-ı İstanbul yazarı Mehmet Raif Efendi Sultaniye'den söz ederken, Yuşa Tepesine yakın olan bir yerde "abıhayat" denilen bir suyun varlığından da açar. Suyun aktığı yerin yanıbaşında bir mermer sütun üzerinde 1291 (1874) tarihi okunmaktadır.
Evliya Çelebi de burada, geçmiş yıllarda, Bayezit Han Veli yapımı, cennet örneği bir gül bahçesi olduğunu söyler. Serviler Samanyolu gibi gökleri tutmaktadır.
Kanuni'nin Hançerli Sultan için yaptırdığı köşkten başka III. Murat da buraya bir köşk dikmiştir. Evliya, bu köşk için de şu bilgiyi verir:
- III. Murat çağında Özdemir oğlu Osman Paşa, Gence, Şirvan, Şemahi, Tebriz yakasını yağma ettiği vakit, oralarda gördüğü, ibretle seyre değer, bir köşkün kubbesini, pencere ve camlarını, pencere kapaklarını, tümünü Padişaha sunmuştur. O da, boşa gitmesin düşüncesiyle, bu Sultaniye Bahçesi alanında, deniz kıyısında bir köşk yaptırmıştır ki bugüne kadar durup görenleri şaşkınlık içinde bırakmaktadır. Hele içindeki nakışlar ve hayvan resimleri o kadar güzel çizilmiştir ki şimdiye değin, deniz kıyısında, şiddetli havadan bozulması gerektiği halde, hiçbir şeyine noksan gelmemiştir. Acaip, hünerli ustalar elinden çıkmış nakışlardır. Bunun da bir bahçe ustası, 70 kadar da bahçıvan neferleri vardır.
İstanbulluların yıllarca seyirlik aşını pişiren Sultaniye Çayırının bir kesimine şimdiler oto sanayi dükkânları çökmüştür. Çayırın Abraham Paşa korusuna doğru uzanan üst kısmı ise mantar gibi biten gecekondularla dolmuştur. Bu yüzden buraya bugünkü günde Mantar Mahallesi denir.
Kanlıca alabandasından Sırrı Kasidecioğlu'nun verdiği bilgiye göre Abraham Paşa korusu -Abraham Paşanın Büyükdere'nin üstlerinde de bir korusu vardır- Paşabahçe ile Beykoz arasındaki koydan Karadeniz'deki Riva'ya (İrva) değin uzanır. Korudan sonra da Hüseyin Merter Çiftliği başlar. Bu çiftlik "Kirazlı Çiftliği" diye de anılır ve gelir Elmalı Çiftliğine dayanır. Elmalı Çiftliği de 50 bin dönümlük büyükten büyük bir çiftliktir. Kuzeyden Zerzavatçı Çiftliğine ve Akbaba Köyüne ve de Dereseki'ye doğru yaylanır. Zerzevatçı Çiftliğinin ötesinde ise Amavutköy -bu da başka bir Arnavutköy- vardır.
Gecekonducular bugünkü günde Elmalı Çiftliğini de -ağlayalım mı, ağlamayalım mı- haritadan silmiştir. Yalnız çiftliğin içindeki köşk, 1947 yılından beri Orman idaresinindir. Beykoz'un girişinde, Shell Kumpanyasının bulunduğu alanın bir bölümü de eskiden Hüseyin Merter'indir. Kumpanya burayı Merter'den almış, öteki parçasını ise Belediyeden kiralamıştır.
Akbaba seyir yeri ise Beykoz İskelesinden beş kilometre içerdedir. Köy, adını İstanbul Fethine katılmış Ak baba Mehmet Efendiden devşirmiştir. I. Ahmet'in Harem-i Hümayun Kethüdası Canfeda Saliha Hatun da -bizim de canımız onun olsun- burada bir cami yaptırmıştır. Akbaba, beyaz kirazı ve kestanesi ile ünlüdür. Daha XVII. yüzyılda İstanbulluların buraya arabalarla gelip çadırlar kurduğu, günlerce, haftalarca, kiraz ve kestane atıştırdıkları bilinir.
Beykoz'dan yedi kilometre uzaklıktaki Dereseki Köyü ise cevizi -Beykoz cevizi işte budur- ve ayşekadın fasulyesi ile dillerdedir. Geçmiş yıllarda, gül bahçeleri de seyir düşkünlerinin gönüllerini delik deşik eder. Sırmakeş Suyu ile Karakulak Suyu da Dereseki'den çıkar. Bu ikincisini, Karakulak Ahmet Ağa bulduğundan adı öyle kalmıştır. Bunun üst yakasındaki tepeden de Deli Osman Suyu çıkar ki, onu da Osman adında bir köylü bulmuştur. Şimdiler, Dereseki yolu üzerindeki dört çeşmeden de bu su akar. Asit derecesi en hafif sulardan biridir.
Alibadır Bağlarına gelince, İstanbul'un en eski seyir yerlerinden biri de odur. Asıl adı Ali Bahadır olan bu seyiryerine Kaymakdonduran - Elmalı Çiftliği - Sırmakeş Bayırı - Serdaroğlu Çiftliği - Amavutköy yoluyla git-gel olunur. Ne var, bu yolu beğenmezseniz, Akbaba'dan Anadolu fenerine giden yolu da yeğleyebilirsiniz. Yalnız sağda, Kanlıkavak Tepesi eteğinden ayrılan yolu geçmemeye dikkat etmelisiniz. Çünkü Albadır Bağlarına sizi o yol götürecektir. Alibadıra vardıktan sonra da, isterseniz, İrva'ya inebilirsiniz. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olursunuz.
Eyvah, biz yine kendimizi şaşırdık.
Beykoz Sarayını anlatacaktık, Beykoz dolayını anlattık.
Gerçi, bunu kendimizi sınamak, kendimizi Beykoz Sarayını anlatmaya hazır etmek için yaptık ama, hünkârlar bekletilemeyeceği gibi, hünkâr sarayları da bekletilemez.
"Al sarhoşun birini daha !" demezseniz yine Hünkâr İskelesine dönelim ki, Saraya, yapımı bitmeden, biz de bir iki taş yetiştirelim.
Evet, efendim, Mısır irini kapandıktan sonra, 1845 yılında, İstanbul'a Sultan Mecit'in gönlünü almaya gelen Kavalalı Mehmet Ali Paşa, geçmişin acılarını silmek için, Hünkâr İskelesi ile Yalıköy arasındaki yayvan bir tepeye, sonradan Beykoz Sarayı, Yalı Kasrı, Mecidiye Kasrı ya da Mehmet Ali Paşa Kasrı diye anılacak bir köşk kondurmak istemiştir.
Ne ki, Mehmet Ali Paşa ile oğlu İbrahim Paşa, 1849 yılında morto oldukları vakit, kasrın yapımı -a, biz boşu boşuna telaş göstermişiz- daha bitmemiştir. Mehmet Ali Paşanın öbür oğlu Abbas Paşa zamanında da saray olduğu gibi kalır. 1854 yılında Mısır Valiliğine oturan Sait Paşa ise, ilk iş olarak yapımın arkasını almış ve kasrı görkemli bir biçimde dayayıp döşedikten sonra Sultan Mecit'e armağan etmiştir. Bu yüzden kimileri burayı Sait Paşa Kasrı diye de anar.
Kasır güzel mi güzel bir bahçe içindedir. Manolyalar, ıhlamurlar, çamlar, mantar ağaçları bahçeye ayrı bir güzellik katmaktadır. Kasrın dışı mermerlerle kaplı olduğu gibi içine de baştanbaşa renkli somaki döşenmiştir. Alt kat üç dikdörtgene ayrılmıştır. Ortadaki, büyük bir salonu oluşturur. Yandakilerin iki köşesinde ise birer oda vardır. Kasra deniz yakasından girildiğinde sağda kalan dikdörtgenin ortasındaki bir merdivenden üst kata çıkılır ki tam bir yumurta biçimindedir. Sol dikdörtgende ise, yine yumurta biçiminde küçük bir salon görünür. Üst katın planı da alt katın aynıdır. Yalnız önde ve arkada, dörder sütun üzerine oturtulmuş iki balkon vardır. Merdiven sahnının üst kat pencere önüne de fırdolayı dar bir balkon çekilmiştir. Buradan küçük birer kapıyla köşe odalarına geçilir.
Kasrın özelliklerinden biri de bahçedeki gizli bir yoldan, bodur ağaçlar arasından girilen bir yeraltı hamamıdır. Hamamın duvarları, kubbesi, kurnaları hep istiridye kabukları ile süslüdür. Bir iki yerine de, yine istiridyeden, ay-yıldızlar kondurulmuştur. Kasrın ikinci bir özelliği ise Boğaz'ın ilk taştan sarayı olmasıdır. Dolmabahçe, Çırağan, Feriye, Beylerbeyi, Küçüksu saray ya da kasırları bundan arkaya kalır.
Nedir, Abdülmecit kendine peşkeş edilen bu kasra pek yüz vermemiştir. Buranın tadını çıkaran sadece Sultan Aziz'dir. Bir kez de Büyük Napoleon'un kardeşi Jeröme'un oğlu Prens Napoleon çıkarmıştır. O da, İstanbul'a birinci değil, ikinci gelişinde. Prensin İstanbul'la ilk karşılaşması 1854 yazındadır. Kırım Savaşına katılacak birliklerin başında bulunacaktır. 17 Haziran günü Sultan Mecit, Davutpaşa Kışlasına yerleştirilmiş Fransız erlerini yoklamaya gittiği vakit, o da orada, Mareşal Saint-Arnaud ile birlikte Hünkârı karşılamıştır. Abdülmecit kendisiyle lakırdı alıp verdikten sonra erleri denetlemiş, sonra da o gün için hazırlanan çadırın önünde geçit törenini izlemiştir. Törenden önce ve sonra Mareşalin eşi de çadırın içinde bulunmuş olmuştur.
Prens İstanbul'a ikinci gelişinde Beykoz Sarayında kalmayı kendi istemiştir. O zaman Osmanlı tahtında Sultan Aziz bulunduğu için, Prensin saygı sunuşuna karşılık vermek üzere Sultan Aziz de Sarayın salonunda boy göstermiştir.
Bunlara karşılık, Abdülhamit Beykoz Kasrına hemen hemen hiç ayak basmamıştır. Kasır 33 yıl bekçiler elinde kalmış, döşemeleri de çürümüş, eprimiştir. Meşrutiyetten sonra, 1910 yılında, Mebusan Meclisi Reisi Ahmet Rıza Bey burada milletvekillerine bir şölen çektiği vakitse ortada kanape, koltuk, perde diye bir şey kalmadığı görülmüştür.
Birinci Dünya Savaşı günlerinde -Ah, Tokat Kasrı da 1913 yılında yanıp kül olmuştur- Kasırdan başka yollarda yararlanmak düşünülmüş ve burada bir Darüleytam açılmıştır. Daha sonra da Kasır trahum hastanesine dönüştürülmüş ve de göçmenler oturtulmuştur. En son olarak da, ordu buyruğuna bırakılmıştır.
1952 yılında ise, o zamanın Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Ekrem Hayri Üstündağ'ın ön ayak olmasıyla bu güzel Kasırda bir prevantoryum açılmıştır. Bina, kişiliğine dokunulmadan yeniden onarılmış, tavan süsleri eski durumuna getirilmiş, döşeme, parke ve mermerler de haraplıktan kurtarılmıştır. Bu arada, istiridye süslerini çoktan yitirmiş olan Hava Hamamı da onarım görmüştür.
Hayy, yıllar ne de çabuk geçiyor. İyisi mi, biz yine 1869 yılına dönelim de bugün -15 Ekim Cumartesi günü- Beykoz Sarayına gelecek olan Fransız İmparatoriçesi Eugenie'yi karşılayalım. Şuraya kadar ululuklar ve sululuklar içinde yüzdürdüğümüz Beykoz'u, bütün Fransızların velinimeti Eugenie'nin manzara löpüyle boyamazsak olmaz.
Sultan Aziz 1867 yılında çıktığı Avrupa yolculuğunda Fransa'da da konak tuttuğundan, Fransız İmparatoriçesi Eugenie de, Fransız Devleti adına bu ziyarete karşılık vermek üzere, İstanbul'a gelmiştir. Beylerbeyi Sarayında konuk edilen İmparatoriçe olağanüstü bir güler yüzlülükle ağırlanmış ve bir yandan İstanbul'da dolaştırırken, bir yandan da midesine mantarlı tiritler, Valide sultan usulü levrek balıkları, ballı sultan çörekleri, taskebaplı pilavlar, saray usulü etsuları, bohça börekleri, saray lokma ve baklavalar tıkılmıştır. Bugün de burada onuruna bir geçit töreni düzenlenmektedir.
İmparatoriçe, Beylerbeyi Sarayından Hünkâr İskelesine kadar olan yolu Sultan Azizle birlikte saltanat kayığında almıştır. Ne ki, Fransa' Elçisi, yakışıklı ama vahşi hayvan bakışlı -bu değerlendirme Eugenie'nin nedimelerinden Bayan Marie de Lerminat'nındır- padişahla III. Napoleon'un kınalı kuzusunu başbaşa bırakmak istemediği için, son anda o da sandala atlayıvermiştir.
Hünkâr İskelesi ile Beykoz Sarayı arasındaki yol da arabalarla geçilmiştir. Ama Sultan Aziz, kayıktaki açıkgözlükten akıllandığı için, bu kez Elçiyi yanına yaklaştırmamış ve arabada İmparatoriçe ile -onu sağına almıştır- yapyalnızlaşmıştır.
Arabalar Kasrın önüne geldiği vakit Sadrazam Âli Paşa ile Veliaht Murat Efendi onları karşılamıştır. Ne var, burada da Cemil Paşa bir açıkgözlük yapmış, elini uzatarak İmparatoriçenin arabadan inmesine yardım etmiştir. Bereket, Paşa daha ileri gitmemiş ve Eugenie'nin saray basamaklarını Sultan Aziz'in kolunda çıkması için bir kenara çekilmiştir.
Doğrusu, Padişah kolundaki Eugenie'nin merdivenleri tırmanması oradaki bütün paşa hazeratının yüreğini ağzına getirmiştir. Ama Eugenie de bu sonucun elde edilmesi için elinden geleni ardına koymamıştır. Bilmecesi kendince bilinen gülücüklerini dağıtmaktan bir an için bile geri kalmadığı gibi, merdivenin yukarısına doğru -aşağılarda böyle bir şeye gerek görmemiştir- öyle kıpırdak, öyle şıpsevdi bacaklar kondurmuştur ki, buna kendi de şaşkınlık getirmiştir.
Padişah ile İmparatoriçe, doğru büyük salona yönelmişler, orada bir süre dinlendikten sonra geçit töreni için yeniden dışarı çıkmışlardır. Kasrın yanında elçiler, vezirler ve Eugenie'nin adamları için üç büyük çadır kurulmuştur ki, bunlar da töreni buradan izlemişlerdir. Öteki paşalar ise -iğne atsan yere düşmeyecek kadar paşa vardır- kendilerine ayrılan çadırların berisine dikilmişlerdir.
Hani, törene katılan subayların, erlerin giyimi, kuşamı da padişahçadır. Topu da, sultanlığın namusuna uygun bir çeki-düzen içinde, ışıklar saçarak geçitlerini tamam etmişlerdir.
O gün oraya koşan İstanbullular da en kibar, en santırallı yüzleriyle görünmüşlerdir. Bunlar, büyük bir incelik de göstererek, töreni değil, Eugenie'yi dikizlemişlerdir. Dikizciler arasında Bir Zamanlar İstanbul yazarı Ali Rıza Bey de vardır. Yazarımızın gözleri İmparatoriçe'ye rastlar, rastlamaz, yüreciği hık diye duruvermiş ve ancak halkın bilinçsiz itelemesi sonunda yeniden pırpır etmeye başlamıştır.
Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Eugenie'nin ferdası gün de Taksim'de boy göstereceği haberini aldığı için, pazar günü, alar-sabah, oraya da koşmuş, Taksim Kışlası -şimdiler onun yerinde İnönü Gezisi yaylanmaktadır- önünde Fransız Elçisi ile volta atan Eugenie'ye bir daha kesilmiştir. O gün Eugenie, yine bütün fettanlığını takmış takıştırmış, oraya öyle gelmiştir. İmparatoriçelere özgü uzun kirpiklerle gölgelenmiş gözlerini, yavruağzı yüzünü, kuğu boynunu, kadife endamını halkın önünde öyle bir dolaştırmıştır ki, 43 yaşında olmasına karşın, Balıkhane Nazırımız onu, on sekizinde kolejli bir kız sanmıştır. Eugenie, o gün mavi bir fistan da giymiş, kınlık getirmiştir. Beyoğlu'nun bütün hoşor madamaları da o yılın moda rengini, hemen oracıkta, mavi olarak ilan etmişlerdir.
Beykoz'daki geçit töreninden sonra ise İmparatoriçe Karadeniz'e bir gezinti yapmış, geceleyin de Beykoz Kasrındaki şölende yine yağlara, ballara sıvanmıştır. Dönüş ise yine saltanat kayığı ile olmuş, o mendebur Fransız Elçisinin suratı da Sultan Âziz'in keyfini bir daha kaçırmıştır.
Boğaz baştanbaşa ışıktır.
Kıyılara dizilmiş erler, 13 çifte kayık önlerinden geçerken, havaya ateş ediyorlar, kurşunlar da birer yavru yıldız gibi -bu benzetme Woods Paşanındır- havada yanıp yanıp sönüyorlardır. Öyle ki, İmparatoriçe bir an Binbir Gece Masalları Ülkesine geldiğini sanmıştır.
İşte o zaman, o da, Boğazdaki kadınların yaptığı gibi, kayıkta arkaya doğru kaykıldıkça kaykılmış ve elçiyi, melçiyi umursamadan -bu açıklama da Woods Paşanındır- denizle bir çizgi üzerine gelmiştir.
........................ Sayfa Başı

Bir Subayın Anıları 1909- 1999
Kenan Kocatürk

1909 Yılında doğan Kenan KOCATÜRK'ün bu eseri kendisinin gözlemci ve araştırmacı kişiliği ile 90 yıllık birikiminin birleşmesinin ürünüdür. Kenan KOCATÜRK kendi deyimiyle asker bir aile içinde dünyaya gelmiştir. Evinde gördüğü ve bildiği bütün insanlar subay idiler. Bu yüzden meslek hayatı daha doğuştan başlamıştır.

Yazar kitabı çocukluğundan başlayarak öğrenciliği ve muvazzaflık müddetince çalıştığı bütün görevleri kapsayan 21 bölüme ayırmıştır. Kitap bu bölümler içersindeki ana temalar ve ilginç anektodlarla özetlenmeye çalışılmıştır.

ÇOCUKLUĞUM

Yazarın annesi ve babası 9 aylık bir evlilikten sonra aileler arasındaki sosyal görüş ve yaşam tarzı farklılıklarından dolayı ayrılmak zorunda kaldıklarından yazarımız belli bir yaşa kadar babasının varlığından bile haberdar değildir. Annesi, kendisini babasının kaçıracağı endişesiyle saklar ve babasına göstermez. Babasıyla ilk karşılaşması 5 yaşında iken olur ve bu karşılaşma yazarın belleğinde önemli bir yer tutar. Bu hadise, 1914 senesinde 1 nci Cihan Harbinin öncesine rastlamaktadır.

Yazar, Beykoz İlkokulunda okurken İstanbul işgal altında ve Kurtuluş Savaşı devam etmektedir. Paşabahçe - Beykoz Koyu düşman zırhlılarıyla doludur. İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan harp gemilerinden askerlerin karaya çıkarak Beykoz Çayırı'nda top oynamaları ve zaman zaman çeşitli bahanelerle evlerde arama yapmaları çok manidardır. Bu aramalar esnasında halkın tecavüze uğramaktan korktuğu için evlerinden kaçtığı veya hayvanların bulunduğu ahırlarda saklandığı ilginç bir anektoddur.

Yazarın o yıllara dair bir başka hatırası oldukça acı vericidir. Beykoz İlkokulun'dan sonra Vefa Sultanisine kaydolan yazar her gün Beykoz'dan vapurla karşıya geçer ve okul bitiminde aynı yolla evine döner. Bu yolculuk esnasında Boğazda karşılaşılan her düşman gemisinin yanından geçilirken vapur'un kıç tarafında dalgalanan bayrağımız indirilir ve düşman gemisine selam verilir. O anlar, yazarımızın hayatının en acı ve en onur kırıcı felaket dakikaları olarak belleğinde yer etmiştir. .................... Sayfa Başı

Hasan İzzettin Dinamo
Kutsal İsyan

Hasan İzzettin Dinamo, 1909 Akçaabat doğumludur. Babası Ahmet Çavuş ve ağabeyi, Birinci Dünya Savaşı sırasında Allahüekber Dağlarında şehit olurlar. Ailesi kısa zamanda dağılıp yok olur, geriye iki kız kardeşiyle küçük Hasan kalır. Çocuklar önce Samsun Öksüzler Yurduna verilir, Mondoros Anlaşmasından sonra da İstanbul’daki Beykoz Öksüzler Yurduna gönderilirler. O sırada İstanbul işgal edilmiştir. Beykoz Öksüzler Yurdunu makineli tüfek ateşine tutan İngilizler, öğretmenleri kaçırır. Bütün erzakı talan ettiklerinden, yurtta kalan 400 çocuk açtır. Öte yandan yurdu makineli ile sık sık tarayan İngilizler çocukları korkutmaktadır. Arka duvardaki bir gedikten gizlice kaçan çocuklar İstanbul sokaklarına sığınır, aç susuz dolaşırlar. Hasan İzzettin ve kardeşleri daha sonra yeniden öksüz yurtlarına yerleştirilirler. Birinci Dünya Savaşını bu güç koşullarda yaşamış ve savaş düşmanı kesilmiştir yazar. Bunu ve barıştan yana olduğunu her konuşmasında vurgular..................... Sayfa Başı

Bir Tutan İstanbul
Jack Deleon

Beykoz Kasabası: Lebideryadan bağlar kenarından gitmek üzere Servi Burnu'nun 3000 adım cenub tarafında, bir liman-ı azimin kenarında vâkidir; 800 haneli, bağ ve bağçeli mamur ve müzeyyen bir kasabadır. Camii, mescidi, hamamı, mekteb-i sübyanı vardır. Çarşı ve pazarı ulu ağaçlarla müzeyyendir. Cümle halkı bağçevan, oduncu ve balıkçıdır. Üsküdar Kadılığı hükmündedir. Bostancıbaşı ve Sultaniye Bağçesi Ustası hakimleridir; ab-ı havası lâtif, bir şirin şehirdir. İskelesi önünde deryada kılıç balığı dalyanı vardır.
İncirli: Sultaniye Bağı'nın cenubunda, 300 haneli, evleri hep bağçeli; bir camii, bir mescidi vardır. Hamamı Hezarpâre Ahmed Paşa Sarayı'ndadır. Çarşı pazarı yoktur.
Çubuklu Bağçesi: İncirli'ye muttasıl. Beyazıd-ı Veli, şehzadesi Sultan Selim'i Trabzon'dan getirtip, kızıp burada şehzadeye sekiz çubuk vurmuştur ki, sekiz sene hilâfetine işarettir. Tanesi beş dirhem gelir, kızılcığı meşhurdur.
Kanlıca Kasabası: Bu kasaba yakında mamur olmuştur. Lebideryada bağlı ve bağçeli, 1200 haneli bir dilnişin kasabadır. Başlıca yalıları: İbrahim Çelebi Yalısı, Emir Paşa Yalısı, Süleyman Efendi Yalısı'dır. Lâkin tâ nihayetinde Lonkazade Yalısı cümlesinden müzeyyendir. Yedi mahallesi İslam'dır. İskele başında İskender Paşa Camii meşhur Mimar Sinan Ağa binasıdır. İki sübyan mektebi, küçük bir hamamı vardır.
Anadolu Hisarı Kasabası: Lebideryada, Göksu'nun denize karıştığı mahalde bir kaya üzerinde olan Anadolu Hisarı, Yıldırım Bayazıd binasıdır, sonra Fatih Sultan Mehmed tamir etmiştir. Şeddadi, metin kaledir ama küçüktür, çevresi 1000 adımdır. Garba nazır bir kapusu vardır; içinde dizdar hanesi, neferat evleri, 200 kadar tımar ehli neferi vardır, köyleri hep Kocaeli sancağındadır. Kale önünde Fatih Sultan Mehmed'in bir camii vardır. Hisar'in taşra varoşu 1080 hanedir ama azim sarayları, yalıları vardır: Defterdar Halıcızade Yalısı, Mustafa Paşa Sarayı, Hoca Çelebi Sarayı, Kaftancı Ali Çelebi Sarayı, Emir Paşa Sarayı. Yalıların en güzeli Bahâî Efendi'nin çinilerle müzeyyen kasr-ı âlîsidir.
Göksu Mesfresi: Abı hayat misal bir nehirdir ki, Alemdağları'ndan cereyan edip gelir; ekseri yerleri Halıcızade bağçeleri ve un değirmenleridir. Bu nehir üzerinde bir tahta köprü vardır. Cümle uşşakan kayıklar ile bu nehirden ileri ferahfeza köylere varıp ağaçlar altında zevk-ü sohbet ederler. Buradan bir nevi toprak çıkar ki ondan üstat testiciler testi yaparlar. Bu kasaba da Üsküdar Kadısı hükmündedir, ayrıca subaşısı vardır; Bostancıbaşı da muhafazasına dikkat eder.
............. Sayfa Başı

İstanbul 1874
Edmondo de Amicis

İstinye'nin ötesinde, Boğaz daha da genişliyor ve gemi birkaç dakika içinde oraya kadar gördüğümüz bütün manzaralardan daha fevkalâde bir manzaranın zevkine vardığımız bir yere geliyor. Rumeli'ye doğru dönünce, önümüzde yüksek bir tepenin meyilleri üzerine kurulmuş, bağlar ve küçük çam ormanlarıyla örtülmüş ve akıntının büyük bir gürültüyle kırıldığı kayalık bir sahilin üstünde burun teşkil eden küçük bir Rum ve Ermeni köyü olan Yeniköy uzanıyor ve biraz daha uzakta, üstünde bir hünkâr köşkünün setlerinin yükseldiği, kayık dolu, bahçıvan kulübeleriyle çevrilmiş ve bol nebatatla süslenmiş fevkalâde güzel Kalender körfezi var. Arkaya bakınca, önümüzde büyük bir yay şeklinde bükülen ve tepelerden, köylerden, iskelelerden meydana gelen fevkalâde bir anfiteatro teşkil eden Anadolu sahilini görüyoruz. Bu, bahçelerle taçlanmış İncirkoy'dür; İncirköy'ün yanında, bir ormanın içine saklanmış gibi duran Sultaniye; Sultaniye'den sonra, bahçeler ve bağlarla çevrilmiş, koca ceviz ağaçlarının altındaki büyük Beykoz köyü. Beykoz adını Boğaz'm en güzel koyuna, Bebryklerin kralının Pollux tarafından mağlûp edildiği ve yapraklarına dokunan insanı deli eden sihirli tefne ağacının bulunduğu koya vermiştir. Beykoz'un öbür tarafında, uzakta, artık büyük yeşil bir halının üzerindeki sarı ve kırmızı çiçek yığınından başka bir şey değilmiş gibi duran, eski Ameae, Yalı köyü var. Ama bu, büyük tablonun sadece bir taslağıdır. Sevip okşamak isteni len, tarif edilemeyecek kadar zarif olan bu tepeler; oraya bir ressam eliyle yerleştirilmiş gibi duran şu isimsiz bir sürü küçük köy; şu her iklimin nebatatı, şu her memleketin mimarîsi, şu kat kat bahçeler, şu çağlayanlar, şu koyu gölgeler, şu göz kamaştırıcı camiler, şu beyaz yelkenlerle beneklenmiş sema ve şu batan güneşin pembeye boyadığı gökyüzü tasavvur edilmelidir............. Sayfa Başı

Evliya Çelebi'nin İstanbul'u
John Freely

Evliya Çelebi Boğaz'in üst kısımlarını ve Karadeniz ağzındaki iki deniz fenerini, Anadolu Feneri ve Rumeli Feneri'ni anlatarak devam eder. Sonra İstanbul Boğazı'nm Asya yakasındaki köy ve kasabaları, hâlâ muhafaza edilen dalyanını çarpıcı ayrıntılarla tanımladığı Beykoz'dan başlayarak yazmayı sürdürür.
Beykoz büyük bir limanın sahilinde sekiz yüz haneli bağlı, bahçeli güzel bir kasabadır. Bir cami, bir mescit, bir hamam, bir sübyan mektebi ve küçük sokakları vardır. Ahalisi geçimini balıkçılık, bahçecilik ve odunculukla sağlar. Havası latif, şirin bir yerdir. İskelesinde bir kılıçbalığı dalyanı vardır. Beş altı gemi direğini birbirine bağlayıp denize dikmişlerdir. Karadeniz tarafından kılıçbalıkları geldiğinde direğin tepesindeki âdemler ellerindeki taşları kılıçbalıklarının arkasına doğru atınca balıklar emin yerdir diye liman ağzına doğru girer. Burada ağlara takıldıklarında balıkçılar kayıklarla kılıçbalıklarma yanaşıp kargı ve tokmaklarla bunları avlarlar. Kılıçbalığı sarımsaklı ve sirkeli tere ile çok leziz olur. (Hammer: I/II, 74; Evliya: 1,198)
Evliya Çelebi Boğaz'm orta bölümlerinin Asya yakasında, kalan ve Avrupa yakasındakilere göre köy özelliklerini çok büyük ölçüde koruyan "varoşları" anlatarak devam eder. Bu köyler arasında bugün olduğu gibi o zaman da yoğurduyla ünlü olan Kanlıca da vardır.
Beykoz'un güneyinde, deniz kıyısında Sultan Bayezid'in cennet gibi bir bağı vardır. Bu bağın güneyinde üç yüz haneli İncirli köyü bulunur. Bir camisi, bir hamamı, bir mescidi vardır, ama çarşı-pazarı yoktur. Bunun yanında Bayezid'in II. Selim'i Trabzon'dan getirtip şehzadeye sekiz sene hilafetin işareti olan sekiz çubuk vurduğu Çubuklu bahçesi vardır. Çubukları vururken şehzadeye " Oğlan, elem çekme zikr eyle, zikr tarihinden sonra terbiyemle meydan-ı hilafet senindir, al bu yediğin kuru çubuğu yere dik sekiz sene meyvesini yiyesin" der. Şehzade Selim kuru çubuğu yere diker ve "Yarabbi bu kuru ağaca meyve ver" diye dua eder. II. Bayezid ve Karaşemseddin hazretleri "Amin" deyince ağaç o saat yeşerir ve meyve verir. Kızılcığının her tanesi Medine hurması gibi beşer dirhem gelir. Kerameti Selim mi, Karaşemseddin mi, II. Bayezid mi, böyle bir kuru çubuk meyve verdiği için buraya Çubuklu bahçe derler. Tahta çıkan ve Mısır'ı fetheden I. Selim bu bahçeyi imar eder. Burayı geçtikten sonra kıyı boyunda bin adım ilerde Kanlıca köyü vardır.
Kanlıca'da bağlı bahçeli bin iki yüz hane ve yalı vardır. Burada asla kefere yoktur. Yedi mahalle de Müslümandır ve yedi mihraptır. En güzeli İskelebaşı'ndaki Mimar Sinan'ın yaptığı İskender Paşa Camisi'dir. İki sübyan mektebi, bir medrese, bir hadis okulu, bir Kuran okulu, bir han vardır, ancak imaret yoktur. Buranın sütü ve yoğurdu meşhurdur.
Anadolu Hisarı Fatih Sultan Mehmed tarafından Göksu ırmağının denize karıştığı yerde, kayalar üzerine inşa ettirilmiş çevresi bin adım olan küçük bir kaledir. Batıya açılan bir kapısı vardır. İçinde dizdar hanesi ve neferlerin evleri vardır. İki yüz nefer bulunur. Topları Rumeli Hisarı'na karşı durur. Kale önünde II. Mehmed'in camisinden başka eser yoktur. Taşra varoşu toplam bin seksen hanedir. Büyük köşkler ve öğle güneşi alan yalılar vardır. Kefere ve Yahudi yoktur, tamamı Müslümandır; II. Mehmed Camisi'nden başka bazı mescitler ve yedi sübyan mektebi vardır. Çok bağlık bir yerdir.
Göksu bir âb-ı hayat nehirdir ve her iki kıyısında bahçeler ve değirmenler vardır. Nehir üzerindeki ahşap köprünün altından, çimenliklerde zevk etmeye gelen âşıklann kayıkları geçer; görülecek bir yerdir. Burada bulunan kırmızı topraktan çanak çömlek yapar satarlar.
............ Sayfa Başı

İstanbul Gezi Rehberi
Murat Belge

ANADOLU YAKASI
Şimdi öbür yakaya geçmemiz gerekiyor. Bunu rahatça yapabilmek için de iyi hava gerekli çünkü Karadeniz zaman zaman çok sert olabilir. Anadolu yakasındaki burunlardan birine Yom Burnu (Müjde Burnu) adının verilmesi de bundandır. Çünkü denizciler ancak bu burnu gördükten sonra güvenlikte olduklarına inanırlardı.
Anadolu yakasındaki kenetlenen kaya da karadan ayrılmıştır ve en yükseği deniz yüzeyinden 20 metre yükseklikte olan dört çıkıntısı vardır.
Bu kaya Anadolu Feneri'nden pek uzakta değildir. Burada dünyanın her yerinden uzak küçük bir de köy vardır.
Boğaz'in Anadolu yakası rüzgâra daha az açıktır, bu nedenle de piknik yapanlarca, hafta sonlarında tekneleriyle ya da bir günlüğüne kiralanmış motorlarla yüzmeye gelenlerce yeğlenir. Fener ya da Poyrazköy en popüler yerlerdir. Poyrazköy dalgakıranı olan bir başka balıkçı köyüdür. Ne var ki dalgakıranın içindeki su giderek kirlenmektedir. Uygun havada Keçili Limanda gidilebilecek bir yerdir.
Anadolu kavağı'nın hemen kuzeyinde, tepesinde bir kale olan Yoros Burnu vardır. Bu kaleyi Bizanslılar yapmıştır. Ancak, imparatorluk zayıf düşünce, kale Cenevizlilere geçmiş ve uzun süre onların elinde kalmıştır; hatta bu yüzden bir Ceneviz kalesi olduğu inancı doğmuştur. Kalenin kapladığı alan İstanbul çevresindeki bütün öbür kalelerin kapladığı alandan çok daha büyüktür. İç kesimdeki kulelerin bazıları hâlâ iyi durumdadır ve duvarlarda Yunanca yazıtlar göze çarpar.
Rumeli kavağı gibi karşısındaki Anadolu Kavağı da küçük bir balıkçı köyüdür. Birçok balık lokantası vardır. Vapurlar buraya gelip birkaç saat kalırlar. Böylece yolcular lokantalarda yemek yemeye vakit bulabilirler. Boğaziçi'nin bu ucunda zengin midye yatakları vardır. Midye sünger gibidir: Suyu süzer ama bütün katı maddeleri ve pisliği kendine saklar. Bu yüzden kirli sulardan çıkarılmış midyelerin yenmemesi öğütlenir. Burada su başka yerlere oranla çok daha temiz olduğundan, Kavaklar İstanbul'da midye yemek için oldukça güvenli sayılır.
Anadolukavağı'nın içindeki askeri bölgede vaktiyle Marko Paşa'ya ait olan güzel eski bir konak vardır. Marko Paşa devlet hiyerarşisi içinde sivrilmiş Rum asıllı bir hekimdi. Halkın yakınmalarını sabırla dinlemesiyle ün salmıştı; öyle ki, "Sen git onu Marko Paşa'ya anlat" atasözü giderek yaygınlaştı. Bugün hâlâ kullanılmaktadır. Şu var ki, insanın evi kente bu denli uzak olunca, sorununu açıklaması bile sorun haline gelebilir!
Anadolu kavağı'ndan Beykoz'a gelmezden önce bir tepenin yanından geçeceğiz. Yuşa Tepesi adıyla anılan bu tepe çevredeki tepelerin en yükseğidir (yaklaşık 200 metre). Üzerinde bir ermişin türbesi ve cami vardır. Yuşa adı akla Tevrat'taki Yeşu'yu ve Eriha'daki savaşı getirirse de, bu Yeşu'nun mezarı on iki metre uzunluktadır. Mezarın asıl sahibi Argonotlardan biri olan Polluks'un Beykoz'da bir boks maçında öldürdüğü dev Kral Amycus da olabilir, çünkü Beykoz buraya çok yakındır. Bu ülkede pek çok pagan efsanesi Hıristiyan ya da Müslüman öykülerine ya da her ikisine birden dönüştürülmüştür.
Karşı kıyıda, Sarıyer'in ilerisindeki Telli Baba da böyle bir örnek olabilir. Bu yatıra evlenmek isteyen kızlar adak adar. Ama Hıristiyanlık çağında kızlara benzer hizmet sağlayan bir azize mezarı da olabilirdi burada. Hem belki o azize de bir pagan kültürüyle birleşmişti.
Yuşa tepesinde manzara olağanüstüdür. Boğaz, Marmara'ya kadar görünür. Onun için birçok ressam ve gravürcü bu manzarayı çizmiştir. Avrupa yakasında olduğu gibi, bu yakada da Akbaba, Tokat gibi dereler, Karakulak gibi kaynak suları vardır. Tokat Deresi geniş bir vadide akar. Derenin denize döküldüğü noktaya yakın bir yerde Hünkâr İskelesi vardır. Eskiden burada Fatih Sultan Mehmet zamanından kalma bir köşk varmış. Bununla birlikte, bu ad daha yakın tarihle ilgili olayları da çağrıştırıyor. Çünkü kendi Mısır valilerine karşı giriştiği savaşı kaybeden Osmanlılar, burada Ruslarla bir antlaşma imzalamak zorunda kalmışlardı.
İskelenin yanındaki tepede güzel bir saray vardır. Mısır, Osmanlılarla barış yaptıktan sonra bu sarayı Mısır Hıdivi Mehmet Ali Paşa yaptırmış ve Sultan Abdülmecid'e armağan etmiştir. Ne var ki, besbelli sarayın ardındaki olayları unutmadıklarından, Osmanlı sultanları bu saraya pek rağbet etmediler. Bina şimdi çocuk hastanesi olarak kullanılıyor. Saray güzel bir yapıdır ama çevresini kuşatan ulu ağaçlar yüzünden dışarıdan bakıldığında pek görünmez. Kimileri bunun da kaçınılmaz Balyan ailesinin bir yapıtı olduğunu ileri sürüyorlarsa da, bazı Türk tarihçileri bu teze kesinlikle karşıdır.
Şimdi Beykoz köyüne geliyoruz. Boğaziçi'ndeki büyükçe kasabalardan biridir Beykoz. Her ne kadar kentten oldukça uzaksa da, 19. yüzyıl sonlarında ve Cumhuriyet döneminin başlarında burada fabrikalar kurulunca enikonu kalabalıklaşmıştır. Geçen yüzyılda Beykoz'da yapılan cam eşyalar şimdi antika değerindedir.
Beykoz'daki ilginç bir anıt da gümrük emini İshak Ağa'nın köy meydanında yaptırdığı eşi bulunmaz çeşmedir. On sekizinci yüzyılda yapılmış olan çeşme kemerli, kubbeli ilginç bir yapıdır; suyu on musluktan akar. Aynı İshak Ağa Beykoz'a bir başka çeşme daha kazandırmıştır ki bu da kuzeydeki geniş çayırlıktadır.
Geçen yüzyılın sonlarında yaşamış olan yazar Ahmet Mithat Efendi'nin Beykoz'da geniş bir çiftlik arazisi vardı. Ahmet Mithat Efendi yalısı şimdi restore edilmektedir. Gene ilginç yalılardan biri "Ahçıbaşıların" diye bilinir.
Boğaz'da kalan son dalyan da Beykoz'dadır. Dalyan balıkların uğradığı bilinen bir yerde kurulur; ağlar deniz yatağına yerleştirilir ve denizin bir bölümü ağlar ve sırıklar yardımıyla muazzam büyüklükte bir balık tuzağına dönüştürülür. Beklenen balık sürüsü gelip tuzağın içine girince, giriş kapatılır ve deniz yatağındaki ağlar çekilir. Eskiden Boğaz boyunca böyle elli kadar dalyan vardı. Ayrıca yetmiş kadar voli yeri Boğaz balıkçıları arasında paylaştırılmıştı. Beykoz'daki dalyanda kılıçbalığı da yakalandığından, bu dalyan ün salmıştı. 17. yüzyılda yaşamış ünlü gezgin ve yazar Evliya Çelebi de bundan söz eder ve "Kılıçbalığı sarımsakla ve asma yaprağıyla haşlanırsa fevkalade olur" der. Şimdilerde bu balığın aralarına domates, yeşilbiber parçaları ve defneyaprağı geçirilmiş, kömür ateşinde yapılmış şişini yeğliyoruz.
Kılıçbalıkları yok olduysa da, dalyan hâlâ oradadır. Ama Beykoz'u ünlü kılan bir balık daha var, bu da kalkandır. Kalkan Karadeniz'de yaşayan bir balıktır, Boğaz'ın kuzey ucuna kadar gelirse de Akdeniz'e geçmez. Eskiden, balıkçılar avlanmak için çok uzaklara gidemezken, en taze kalkanlar Beykoz'da yakalanırdı. Bugün bile, nereden getirilmiş olursa olsun, kalkan çarşıda "Beykoz kalkanı" diye satılır.
............ Sayfa Başı

İstanbul Türk Kaleleri
Prof Albert Gabriel

Anadolu Hisarı
Bu kalenin önemli kalıntıları kuzeyde, Anadolu-kavağı köyüne hâkim tepenin

 

Yoros Kalesi
Bu kalenin önemli kalıntıları kuzeyde, Anadolu-kavağı köyüne hâkim tepenin üstüne yayılmıştır, (pl. XXI, 1). Duvarları düzensiz yüksekliklerde durmaktadır. Bazı yerlerde yirmi metreye ulaşan duvarlar, bazı yerlerde de yerle bir olmuştur. Bununla beraber kalenin işgal ettiği yerin çizgilerini bugün bile görmek mümkündür.
40. Şekilde seviye eğrilerinin ve plânın incelenme, sinin gösterdiği gibi, hatlar toprağın kabarıkığı ile ortaya çıkarılabilmiştir (1). Arazinin öteki istikametlere nazaran kuzeye doğru daha dik bir meyille indiği A ve Bu gibi iki yüksekliği duvarlarla çevrilmiştir. Görüş mesafesi, özellikle denizden gelecek saldırılara karşı koyması gereken bir kalenin yapımı için pek elverişliydi.
Surların bütünü, uzunluğu doğudan batıya 500 metreyi geçen, genişliği ise 60 - 130 metre arasında değişen gayrı muntazam bir alan teşkil eder. Doğuya doğru dik bir duvar a ve d kuleleri arasındadır ve kuzey cephesini güney cephesine birleştirir (pl. XXI.2 ve XXII, 2). Böylece bütünüyle kale, alçak surlu B'den daha küçük bir alanı kaplayan A yüksek surlarıyla bir küçük kasabayı koruyacak özelliktedir. Yüksek surlu kısmın giriş kapısı silindir şeklinde iki kule arasında yer alır (Pl. XXII, 1). Bu kapı bilinmeyen bir tarihte örülmüştür, a, b, c, d ve d, f yolunu takip eden surlar ve kuleler karakteristik bir şekilde yontulmuş taşlardan yapılmıştır. Antik elemanlarla beslenmiş taş bloklar tuğlalarla terazilenerek iyi bir denge kurulmuştur (Pl. XXII, 1 ve XXIII, 1 ve 2).
Bundan başka b, c, d'deki perde hatları içerlere doğru, Bizans kalelerinde pek bilinen bir mimari tarzı ile, kemerli arkalarla bir seri istinat duvarı vazifesi görürler. Aynı sistem d'den f'ye kadar hâlâ kalıntıları görülen yan kanatlan savunma kulelerinde de vardır (Pl. XXII, 2). Bir taraftan f noktasının, öte yandan a noktasının ötesinde, yani f, g, h, i, j, k. 1, m, a yolu boyunca duvarlar daha şekilsiz, taşların tuğlalarla dengelenmesi çok düzensizdir, a, d perde hattına ve yan savunmalarına gelince; Bizans menşeli olduğu su götürmez bir şekilde belli olan öteki duvarlardan blok yapımları ve yığmaları bakımından çok farklıdır.
İnşaatın bugünkü durumuna bakılırsa, a, d'nin bir yıkımdan sonra yapıldığına hükmedilebilir Pek mümkündür ki, Cenevizliler XIV. yüzyılın ortalarında kaleyi ele geçirince, askerler tarafından işgal edilen alana A'daki gibi bir çeşit iç istihkâm yeri yapmışlardır. Bu durumda B bölgesi Bizans kalesi surlarına sığınan Grek halkı tarafından işgal edilmiş olsa gerektir. Şuna da işaret etmelidir ki a, d bloklarının molozlarına bakılınca bunlann yapımındaki kaba duvarcılık Bizans ve Galata'dan çok Yedikule ve Rumelihisarı'ndaki Türk duvarlarını hatırlatır Olabilir kî, a, d perde hatları ve yan çıkıntıları Türklerin fethinden sonra, iptidai kalenin sathını küçültmek ve tepenin üstüne sağlam bir dayanak noktası inşa etmek üzere yeniden yapılmıştır.
iyice bilinen birşey de Türklerin Yoros Kelesine devamlı bir garnizon yerleştirmiş olmalarıdır. "Hadi-kat-ül Cevamî" de yazıldığına göre, Sultan Beyazıd Han (Beyazıd II) kalenin içine bir cami yaptırmıştır (Yeros kalesi mescidi). Eski kumandanlardan Dizdar Mehmet Ağa da (I) aynı yere bir hamam inşa ettirmiştir.
Dördüncü Murad'm 17. yüzyılda yeni kuleler yaptırmasıyla Yeros Kalesinin de değerini kaybettiği bir gerçektir.
... Sayfa Başı

İstanbul'un Kuytu Köşeleri
Aydın Boysan
Kamil'in Yeri - Meyhanede Şarkı

Kâmil'in Yeri, Beykoz'da, tam korunun altında, üstelik denizin de tam kıyısındaydı. Biraz yorgun sayılabilir binalarının önünde, denizin kıyısında bir düzlük olan bahçesi, özellikle yaz akşamları ben ve dostlarıma, uygun geliyordu.
Sevdiğimiz bir yanı, masaların dizildiği düz setin deniz tarafında, birkaç metrelik, doğal çakıllı bir yerin daha olmasıydı. Zaman olur çakılların arasına masa kurdurur, orada neşemizi bulurduk. Yakından hızlı bir gemi geçerse, dalgalarından ayaklarımız ıslanırdı ama oralı olmazdık.
Her ay bir, ya da birkaç akşam Yeniköy'den motorla karşıya geçiyor, kaptana nazımız geçerse Beykoz iskelesinde değil, Kâmil'in Yeri'nde karaya çıkıyorduk.
Şarkı söylemek, dünya meyhanelerinin alışılmış neşesidir. Demlenen kişi coşar, coşan kişinin boşalma yollarından biri, şarkı söylemektir. O şarkıların nasıl söylendiği, dinlemek zorunda kalanların talihi ya da talihsizliğidir.
Ulusal huyumuzdur, iki yudum rakı içenin ayranı kabarır, şarkı söylemek için bahane arar... Arar da bulamazsa, ne yapar?.. Yine söyler... Benim dikkatimi çeken bir değişme var. 60 yıl kadar önceleri Milli Demcilerimiz bir şarkıyı koro halinde, epey usulüne de uygun söylerlerdi... Ama sonuna kadar söylerlerdi. Şimdi artık Milli Demcilerimizin, müzik kültürü de zayıfladı. Çoğu bitiremeden yarım bırakıyor.
Benim en severek andığım meyhane korosunu, Sibirya'da, Baykal Gölü kıyılarında dinlemiştim. Korodakilerin hiçbiri, profesyonel müzisyen değildi. Hepsi, yazar ve şairdi. On kişi kadardılar. Yazarlar Birliği konuğu olarak gittiğim Sibirya'da, bu nedenle aralarında bulunuyordum. Koro olarak, çok güzel söylüyorlardı... Epeyce votka devirdikleri halde.
Derken derken, içlerinden şair Gennadi Gayda'nm aklına bir hınzırlık gelmesin mi?.. Bana dönüp, "haydi bir şarkı da sen söyle!" demesin mi? Ötekiler de hep birden, Gennadi'nin bu önerisini alkışlamasın mı?
Ne yapayım, arandılar... Reddedemedim. Hepsi huşu içinde dinlemeye hazırlandı... Ben de başladım:

Kederden mi neden bilmem
Sararmış rengi ruhsarın...


Veee, bütün Ruslar zarıl zarıl, höyküre höyküre ağlamaya başlamasın mı? Ben böylece, şarkı söyleyerek, milli bir görev yaptım. Bizi ağlatanın rakı değil, şarkılarımız olduğunu kanıtlamış oldum.
Biz şimdi Çiçek Pasajı'ndaki DEMAK toplantılarında, Turhan Günay'm yönetiminde, bazen yine şarkı söylüyoruz. Turhan'ı yalnız bıraksak, daha iyi olacak ama çenemizi tutamıyoruz ki...
Meyhanede şarkı deyince, yine Beykoz'a, Kâmil'in Yeri'ne dönmeliyim.
Böyle yerlerde müzik ve şarkının, belirli ses hacmini aşmasında edepsizlik var. Üç beş kişilik saz heyetlerinin, zurna ve dümbelekle, hele mikrofon kullanarak saz çalması ve şarkı söylemesi, edep dışı saldırganlıktır. Vicdan fukaralığıdır.
Oysa bizim Kâmil'in Yeri'nde gece ilerleyince, pek çelebi mizaçlı bir kemancı gelir, çalar söylerdi. Pek efendi adamdı. Bazen biz de katılırdık. Hele bir gece öyle coştuk ki, kemancımız Muhlis Bey, iyice yoruldu. Yanımdaki iskemlede oturuyordu. Kulağıma eğilip, çok yorulduğunu ve izin istediğini söyledi. Teşekkür ettim ve gitti.
Ertesi gün, cumartesi idi. O yıllar her cumartesi öğle yemeklerinde, tıp profesörü dostlarla birlikte olurduk. O gün onlar da Kâmil'in yerine gitmek istediler ve gittik. Önceki gece oturduğumuz masada yer aldık, hatta ben aynı iskemleye oturdum.
Biraz sonra kemancımız Muhlis Bey geldi. Beni görünce gözleri büyüdü, bayılacak gibi oldu... Sordu:
"Abi! Sen demek ki, daha eve gitmedin?"
.................. Sayfa Başı

Boğaziçi ve İstanbul (19. yüzyıl sonu)
P.A.Dethier


Yuşa Dağı (Devler ya da Joshua Dağı) eteğinde, Telli Tabya karşısında Yuşa Tabyası vardır. Küçük Sütlüce iskelesinden Boğaz kıyılarının bu en yüksek dağına çıkan bir patika yolu bulunur. Denizden 140 m. kadar yüksekteki bu dağın önünden, biri Kuzeydoğudaki Macar Bumu, diğeri de Güneydeki Selvi Burnu olmak üzere iki burun denize sokulur. Selvi Burnu'nun güney ucunda Rus ordusu 1833 yılından bir anıt bırakmıştır. İki burun arasında Umur Yeri Koyu bulunur. Yukarıda dağın üzerinde, Iustinianos döneminde kalma Pantaleon Kilisesi yıkıntılarının üst tarafında bir mezar ya da çukur görülür. Mezar ya da çukurun uzunluğu 6 m., genişliği ise 1.5 m.'dir. İki dervişin baktığı mezarı; Müslümanların sağlık ve mutluluk getirmeleri dileği ile adak olarak astıkları paçavralar süsler. Bâtıl inançlar her zaman iş başındadır. Burası, Hercules'in ve Polluks'un öldürdüğü Bebyrkler Kralı Amikos'un yatağıdır. Bunlara, İbranîlerin yargıcı olan ve Müslümanların da inandığı Joshua da eklenir. Buradaki manzara tüm beklenti ve tahminlerin ötesindedir. Mezardan Umur Yeri'ne doğru inilip, Selvi Burun'dan dolaşılırsa Hünkâr İskelesi görünür. Boğaz'ın en yeşil vadilerinden biri olan bu yer sultanların en gözde dinlence yeri olmuş ve kısa bir sürede saraylar ve diğer yapılar birbirini izlemiştir. Böylece II. Mahmut'un kasrının yerini Süleyman'ın bir sarayı, onun yerini de I. Mahmut'un yaptırdığı yeni bir saray almıştır. III. Selim ise burayı bir kağıt fabrikasına (Kağıthane) çevirtmiştir. Bugünlerde kâğıt fabrikasının yıkıntılarından bir kasır yapılmıştır. Özgün formuyla göz alıcı görünen çağdaş kasır, denize yakın bir tepe üzerinde Mısırlı Mehmet Ali Paşa tarafından Babil Kulesi örnek alınarak yaptırılmıştır. Birbirleri üzerinde yer alan teraslar giderek daralmakta ve sonunda küçük, hoş bir kasır görünmektedir. Bu kasırda en pahalı mermerler birbirleriyle yarış içindedirler.
Buradan ve Beykoz'dan Akbaba Köyü (2 saat) ile Arnat Köy'e (4 saat) güzel bir gezi yapılabilir.
Kıyılarında yalıların bulunduğu Yalıköy'de pek önemli bir şey yoktur.
Beykoz, bol ve tatlı suyu ile bilinir. Gemiler Argonautlardan bu yana su ikmalini burada yaparlar. Yine burada Argonautlardan Kral Amykos'u öldürmüşlerdir. Kalkan balığı ile ünlü olan koyunda kalkan artık giderek azalmaktadır. Buna karşılık yunuslar sularla oynamaya hâlâ devam ediyorlar.
Daha ilerideki Sultaniye'de. III. Murat'ın inşa ettirdiği güzel kasrın yıkıntılarından başka bir şey yoktur.
İncirköy'de güzel bahçeler uzanır. Ancak porselen, cam, taş ve mum fabrikaları köye pek hayırlı gelmedi. Bahçeler de alevlere kurban gittiler.
Çubuklu 'da eskiden Akoimetes (Nöbetçiler) Manastırı vardı. .
Kan kırmızısı boyalı yalılarından dolayı Kanlıca adını taşıyan semt Boğaziçi'ndeki en güzel yerlerden biridir. Dalgalar, kıyıya kadar inen yuvarlak uçlu iki kayaya büyük bir gürültüyle çarparak karşı kıyıya atılırlar. Yalılar, hoş bir şekilde taraçalanmış bahçeler ve güzel bir cami; işte bunların her biri, Sadrazam Fuat Paşa'nın oturduğu semtin güzelleşmesinde paylarına düşen rolü oynarlar. Körfez adını taşıyan küçük koy ve eskiden Oxyrrhoon adındaki Şeytan Burnu geride bırakılınca, görkemli Büyük Göksu'ya)1 gelinir. Eski adı Potamion olan derenin başında Anadolu Hisarı ve aynı adı taşıyan köy bulunur. I. Beyazıt'ın yaptırdığı Anadolu Hisarı karşı kıyıdaki Rumeli Hisarı kadar büyük değildir. Bir bölümü yıkılmış olmakla birlikte hisar hâlâ güzel bir Ortaçağ hisarı olma özelliğini korumakta ve Müslümanların en gözde yeri durumundaki semti süslemektedir. Burada doğa, sanat ve eski âdeta yarış içindedir. Valide Sultan'ın inşa ettirdiği yeni kasır, bahçeleriyle, I. Mahmut'un yaptırıp Selim'in onarttığı eski kasrı gölgede bırakır. Daha Güneydeki Küçük Göksu burası kadar güzel değildir.
................. Sayfa Başı

Şirket-i Hayriye
Eser Tutel

 

10 no. Beykoz Vapuru
1857'de, İngiltere, East Cowes'da, John Robert \Vhite tezgâhlarında yandan çarklı yolcu vapuru olarak yapıldı. 170 gros tonluktu, teknesi ahşaptı. Uzunluğu 41.1 metre, genişliği 6 metre, su kesimi 3 metçe idi. Mauclslay yapımı 60 beygir gücünde 2 silindirli compo-und buhar makinesi vardı. 1857'de hizmete girdi.

Beykoz vapuru Üsküdar iskelesine yanaşırken.

Eyüp Kaptan ve başıboş bir mayın
Boğaziçi'ni avcunun içi gibi bilmesiyle tanınan Eyüp Kaptan, şirketin ilk Müslüman kaptanlarınclandı. Hangi iskeleye ne zaman nasıl yanaşılır, kuvvetli akıntılar hangi rotayla nasıl kolay aşılır, nerelerde kıyıya iyice yaklaşılır, hep ondan öğrenilirdi. İşte bu Eyüp Kaptan, ustalığını bir kez de, Boğaz'da serseri bir mayınla karşılaştığı gün kanıtlamıştı. 1915 yılının 26 Ekim günüydü. Eyüp Kaptan akşamüstüne doğru 66 numaralı Boğaziçi adlı vapurla Beykoz'dan 1000'i aşkın yolcusunu almış, Köprü postasına çıkmıştı. Vapurun içi hıncahınç yolcu doluydu.
Havanın kararmaya yüztuttuğu sıralarda Vaniköy iskelesi açıklarındayken denizin üzerinde bir mayın görüldü. Büyük bir olasılıkla bu, Boğaz'dan akıntıyla içeriye girmiş büyük bir Rus mayını olmalıydı. İşin kötüsü mayın gemiye ancak çok yaklaşınca farkedilmişti. Yolcular dehşet içinde ne yapacaklarını bilemezken, Eyüp Kaptan ustaca bir manevrayla vapurunu mayına çarpmaktan son anda kurtarmıştı. Olayı yaşayanlar, kaptanın yaptığı manevrayı yakınlarına yıllar boyunca hayranlık ve şükranla anlatmaktan vazgeçmediler.
Şirket gemileri Boğaz'da çok sayıda mayına tesadüf ettilerse de, kaptanlarının clirayetiyle bir kaza meydana gelmedi. Yalnız 1916 yılı Haziran ayında petrol tenekeleri taşıyan bir yelkenlide patlama olmuş, yanar halde denize dağılan tenekelerden birkaçı Kandilli iskelesinin ve Beledi-ye'nin altına girerek yangın çıkarmış, bu arada birçok yalı tutuşup yanmıştı.
.. Sayfa Başı

Şair Edip ve Tarihçi Kalemi ile İstanbul
KARADENİZ BOĞAZINDAN ÇIKARKEN..
Boğaziçi'ne Bakışlar
İsmail Habip SEVÜK

Dünyanın her yerinde deniz de var, nehir de; fakat denizin nehir veya nehrin deniz oluşu yalnız buradadır. Tabiatın eli burada denizle nehri birleştirdi. Türkün eli de gene burada karayı deniz yapmıştı. İstanbul fethinde yetmiş geminin, yelken açarak Dolmabahçe kıyılarından Nişantaşı sırtlarına tırmanışı: Biz Ortazamanı böyle kapadık.
Ölüm ayrılığın bütünü, ayrılık ölümden parça, Karadeniz Boğazından girmek üzere, çemberleme bir seyahate çıkarken akşamın pembe yıldızları içinde üereyen beyaz Rumen vapurunun güvertesinden sağa sola bakıyorum.
....................................................
Yeniköy önünden geçerken Evliya'nın secilerini hatırlatmak kabil değildir: "Ekmeği beyaz, ahalisi Lâz, Yahudi'si ehli saz, İslâmı az!"
Sağda Çubuklu: Veli Beyazıd Trabzon'dan gelen oğlu asi Selim'e burada sekiz çubuk vurmuş, onun için saltanatı sekiz sene sürmüş. İyi ki on sekiz defa vurmamış, Sekiz çubukta İran'la Mısır'ı haklayan o şehsüvar onsekiz çubukta Hind'le Çin'i de alırdı.
....................................................
O zamanlar ki Boğaz çok güzelmiş, öyle iken onlar gene öyle derse bugün biz ne diyelim? Adesesi alınmış göz çukurları gibi camsız pencereli eski konaklar bu en güzel sulara görmeden bakıyorlar. Altı tane kıvrım yapan Boğaz'a altı büyük hıçkırık kenetlendi.
Yuşa tepesi, Boğaz mürtesemlerinin bu başbuğu gibi, yüksekten bir bakışla uğurluyor. Büyük âlim Kâtib Çelebi'nin "Cihannüma"sı oradan Boğaz'ın "büklüm büklüm bir yılan gibi" görüldüğünü yazar. Boğaziçi platin sırtlı bir yılan gibi kıvrılıyor da desen, kıyıları yeşil kabartmadan mavi bir şerit gibi dolanıyor da desen, bütün dünya zümrüdlerini eritip kaypak bir pelteklikle akıtıyorlar da desen, nafile, Boğaz için en güzel benzetiş benzersizliktir.
Dünyanın her yerinde deniz de var, nehir de; fakat denizin nehir veya nehrin deniz oluşu yalnız buradadır.

BEYKOZ SIRTLARINDA
Baki Suha EDİBOĞLU


Karşıki tepeden denize düşen
Dağ rüzgârında başka koku var
Geceyi yıldız yıldız ardına alan
Seher ışığında gülüyor bahar

Beykoz sırtlarında gezen zayıf kız
Daha dün kulübeye çatı taşırken
Bugün tarlalarda papatya toplar

Uzan bak pencerenden karlar eridi
Çıkar sandıktan üşenme kuzum
Naftalin kokan keten ceketi
Koy onun yerine süeterimi

 

 

 


 

Sayfa Başı

Tepe Tepe İstanbul
Deniz Som
Yuşa Tepesinde


Tevratı Şerif (Yeşu: Bab 1/ 1-2): "Ve vaki oldu ki, Rabbin kulu Musa'nın ölümünden sonra, Rab Musa'nın hizmetçisi Nun oğlu Yeşu'ya söyleyip dedi: Kulum Musa öldü ve şimdi kalk, sen ve bütün kavm, onlara, İsrailoğullanna, vermekte olduğum diyara bu Erden'den geçin."
tevratı Şerif (Yeşu: Bab 24/ 28-30) "Ve Yeşu kavmi, herkesi kendi mirasına gönderdi. Ve vaki oldu ki, bu şeylerden sonra, Rabbin kulu Nun oğlu Yeşu yüz on yaşında olarak öldü. Ve onu Efraim dağlığında, Gaaş dağının şimalinde olan Timnat-serah'da, kendi mirasının sınırı içine gömdüler."
Yeşu, dört büyük Yahudi peygamberinden biridir. Musa'nın Mısır'dan çıkardığı İsrailoğullarını Ken'an iline götürmüş ve Şam'a kadar ilerleyerek kavmini "Vaadedilen Topraklar"a kavuşturmuştur.
Tevrat'ın altıncı kitabı Yeşu'nundur. Tevrat'a göre birçok mucizeler göstermiş; Şeria nehrini ayakları ıslanmadan geçmiş, Gabaon savaşında günü uzatmış, Eriha surlarını bakışlarıyla yıkmıştır. Rab, meleklerini kullanmadan Musa gibi Yeşu'ya da buyruklarını iletmiştir. Mısır'dan çıktıktan sonra çölde 40 yıl kaldıkları için sünneti unutan İsrailoğullarını Rabbin buyruğu üzerine taştan bıçaklarla sünnet eden de Yeşu'dur.
Kuranı Kerim'de adı geçmemesine karşın Kehf suresinde "Musa'nın adamı" olarak anılan kişiyi Müslümanlar daha sonra Yeşu olarak yorumlamış ve Yeşu'ya Yuşa, adını vermiştir. Ne ki Ömer Rıza Doğrul, 1947 yılında tamamladığı Kuran-ı Kerimin Tercüme ve Tefsiri'nde "Bazılarına göre bu zattan murat, Nun oğlu Yuşa'dır. Fakat Kur'an bunun kim olduğunu tasrih etmiyor" demiştir. Hayrullah Örs de "Musa ve Yahudilik" kitabında Yeşu'nun "galip" anlamına geldiğini ve epik şarkılardan tarih düzenleyen ozanların bu sözcüğü özel isim haline getirebilmiş olacağından söz ederek Tevrat'ta sözü edilen olayları Milattan Önce 1200 yıllarına tarihlendirmiştir.
O sıra tarih, ilkçağın ünlü destanı İlyada'ya konu olacak Truva savaşının eşiğinde ya da içindedir... Anadolu'da Hitit imparatorluğu çöküşte, İstanbul ise henüz tarih sahnesinde değildir. Hatta İstanbul, mitolojiye yeterince konu olmamıştır da...
Belki, tanrıların tanrısı çapkın Zeus'un hamile bıraktığı Argos kralının kızı İo, Zeus'un karısı Hera tarafından inek haline sokulmuş ve kıtadan kıtaya atlarken adını vereceği İnek Geçidi'nden yani Bosporos'tan geçmiş ve hatta Haliç kıyısında kızı Keroessa'yı doğurmuş olabilir ama bir su perisinin büyüteceği Keroessa, henüz Denizler Tanrısı Poseidon'la sevişip oğlu Byzas'ı doğurmamıştır bile...
Çünkü...
Argonautlar, Bosporos'tan geçerken Bizans yoktur...
Azra Erhat'ın Rodoslu Apoilonios'tan aktardığına göre Karadeniz kıyısında Kolkhis ülkesindeki altın postun peşine düşen Argonautlar, yelkenli gemiyle Bosporos'u geçmeye çalışmaktadır... Fakat İstanbul Boğazı'nı geçmek kolay değildir çünkü Uludağ'dan Karadeniz'e kadar olan bölgede Poseidon'un bir başka oğlu, dev Amykos yaşamaktadır. Yumruk dövüşünde usta olan dev, her gele- ni kendisiyle boy ölçüşmeye zorlamakta ve yendiklerini de öldürmektedir. Argonautlar Kalkedon'a yani Kadıköy'e geldiğinde gemideki kahramanlardan Zeus'un oğlu Polydeukes, Poseidon'un oğlu dev Amykos'la karşılaşır ve yener. Kaldı ki Argonautlar Boğaz'daki Çarpışan Kayalar'ı yani Symplegadları aşmak için gerekli ipucunu da Poseidon'un başka bir oğlu, tek gözü kör Phineus'tan öğrenirler ve böylece geride bir dev bırakıp Boğaz'ı geçerek yollarına devam ederler...
Yol, Beykoz'dan Anadolu Kavağı'na giden yol ve orman içinde bol virajlı bu yol 17 metre uzunluğunda ve 4 metre genişliğindeki bir mezara gidiyor...
1988 yılına kadar Beykoz'dan Anadolu Kavağı'na karayolu ile gidilmezdi; kavağa deniz yoluyla ulaşılırdı çünkü bölge Boğaz Komutanlığı'nın askeri bölgesiydi... Boğaz Komutanlığı, karayolunu sivillere açtıktan sonra Anadolu Kavağı'na varmadan soldaki sapaktan Yuşa tepesine gidilir oldu...
Yuşa tepesinde Osmanlı'dan kalma bir mescit, bir mezarlık ve bir de "Hz. Yuşa A.S."nin gömülü vardı ve Devrim Yasalarıyla türbeleri Maarif Vekâletine bağlayan Cumhuriyet, Boğaz'ın bir ucunda ve askeri bölgedeki türbeyi kayda geçirmemişti! Yol açılınca, türbenin yeniden açılmasına da yol açıldı...
Beykoz Müftülüğü ve önce Refahlı sonra Faziletli İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nın çabalarıyla "Hz. Yuşa A.S."nin kabri imar, çevresi abad edildi... Böylece Türk-İslam âlemi bir türbeye daha kavuştu...
Beykoz Müftülüğü, Yenibosna'daki bir Volsvvagen özel servisinden aldığı ilanla bastırdığı broşürde her ne kadar, "Yuşa Peygamberin, Beykoz Yuşa tepesinde medfun bulunduğu ile ilgili inanış, en çok Yahya Efendi'nin manevi kişiliği ile irtibatlandırılarak yaygınlaşmış ve şöhret bulmuştur. İşin aslını ve en doğrusunu bilen, yalnız Allah'tır" diyorsa da içinde 17 metre uzunluğunda ve 4 metre genişliğinde çevresi yeşil demir parmaklık ve yeşil tel örgülerle kapatılmış mezar bulunan üstü açık türbenin girişine "Hz. Yuşa A.S.Kabri" yazmışlar!
Kabri bulan Yahya Efendi, Trabzonluymuş... Sultan Selim Trabzon'da vali iken Sultan Süleyman doğduğunda Yahya Efendi'nin annesi Süleyman'ı emzirmiş... 40 yıl sonra Yahya Efendi İstanbul'a gelmiş... Sütkardeşi Kanuni Sultan Süleyman da ona biri Beşiktaş'ta kışlık öteki Anadolu Kavağı'nda yazlık birer dergâh yaptırmış. Bir gece Yahya Efendi'nin rüyasına bir zat girmiş ve "Ben Yuşa Nebi'yim; mezarım şuradadır, gel tespit eyle" demiş. Yahya Efendi gidip bakmış, koyunların otlarına dokunmadığı yerde Yuşa Nebi'nin mezarını bulmuş. Kanuni Sultan Süleyman da bir türbe yapılmasını buyurmuş...
Buyruk buyruktur...
Türbeyi 16. yüzyılda yapmışlar ama mescidini yapmamışlar; mescidini de Beykoz Müftülüğü'nün kitabesine göre 1755'te Sadrazam Yirmisekiz Çelebizade Mehmet Sait Paşa yaptırmış...
25 Ekim 1755'ten 1 Nisan 1756'ya kadar topu topu beş ay sadrazamlık yapan Çelebizade, belli ki Evliya Çelebi'nin seyahatnamelerini okumamış... Bizim gezgin 1670'lerde hacca giderken Hatay, Suriye, Lübnan ve Filistin'i anlattığı seyahatnamesinde yazmış... "Yuşa Nebi", Lübnan'ın Trablusşam kentinin kuzeyinde at sırtında yarım saat ilerideki Menbede köyünde gömülüymüş ki bütün Trablus İslam âlimleri bu konuda söz ve görüş birliği içindeymiş...
Çelebizade, Evliya Çelebi'yi okumamış ama Osmanlı'ya matbaayı getiren adam olmuş... Sultan III. Ahmet'in Paris'e gönderdiği elçi Mehmet Çelebi'nin oğlu... Babasıyla Paris'e gittiğinde gördüğü matbaayı İbrahim Müteferrika ile anlaşıp İstanbul'a getiren matbaacı... Sadrazamlığı ise III. Osman'ın saltanatında.... Devir, Hocapaşa ve Cibali yangınları, veba salgını ve denizi donduran kış felaketinin yaşandığı yıllar. Sadrazam Çelebizade ise Yuşa tepesinde... Belki de bu nedenle beş ayda azledildi!
Bu arada Tevrat'ta "Efraim dağlığında, Gaaş dağının şimalinde olan Timnat-serah'da, kendi mirasının sınırı içinde" gömüldüğü yazarken Yahudi Peygamberi Yeşu'ya İstanbul Boğazı'nda bir tepede mezar yaratmak dört kutsal kitaptan birini düzeltmek anlamına gelmiyor mu?
Üstelik bugün bile Beykoz Müftülüğü'nün Kuran'daki "iki denizin birleştiği yer"i Musa'nın geçtiği Kızıldeniz'den İstanbul Boğazı'na taşıması, yarın İsrailoğullarının "Vadedilmiş Toprakları"na İstanbul'u da katması halinde ortaya çıkacak siyasi gerginliği kim düzeltilecek!
Müftü Efendi mi? Yarın ola hayır ola... Bugün işin ticaretini yapıyorlar...
Beykoz Belediyesi yolun başında bilet kesiyor... İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği alanda onbeş kadar dükkânda yumurtadan tespihe, yelpazeden türbana, havludan tarikat kasetlerine kadar dünyevi ve uhrevi her şey satılıyor... Piyasa her ne kadar Türk-İslam ise de bir yanıyla da global bir pazar: Coca Cola Yuşa Köftecisi ve Pepsi Yuşa Büfe... Özellikle cuma günleri, Yuşa tepesine büyük bir akın oluyor... Eline kesme şekeri ve bozuk parayı alan "peygamber mezarı"nın başında toplanıyor; tel örgü işe yaramıyor dilekler yerine gelsin diye dudaklar kımıldarken şekerler ve paralar kabrin üstüne atılıyor... Bağışlar yapılıyor, adaklar adanıyor...
Müftülük "kabir üzerine para, şeker ve herhangi bir cisim konulmaması rica olunur" tabelası asmış ama "Lütfen yerlere sakız, izmarit ve çöp atmayınız" tabelası gibi havada kalıyor... Biraz da mescidin alt tarafındaki çay salonu işletmesinin ve girişteki dükkânların varlığı, yeşil alana yayılıp ağaçların altında mangalla piknik yapılmasını engelliyor.
Yine müftülüğe göre "Yuşa tepesi medeniyetimizin ve kültürümüzün önemli bir parçası" olmakla birlikte "Mescid içinde yemek, içmek yasaktır" uyarısını da yazıp asmak gerekiyor! 17 metre uzunluğunda 4 metre genişliğinde, ortasından dört büyük ağacın yükseldiği mezarın dışındaki mezarlıkta 30 kadar küçük kabir bulunuyor; buraya 1791'den 1909'a kadar çoğu türbedar ve yakınlarının gömüldüğü anlaşılıyor... Rüyalara bel bağlamış Osmanlı'nın kitabesinde yazıyor:
"Hem müferrih hem mukaddestir bu ker sari bülend/ Bağı cennettir makam-ı Yuşa ibnün Nun'dur/ Zatını etmiş nübüvvetle mübeccel kibraya/ Kabr-i hazrettir makam-ı Yuşa ibnün Nun'dur."
Beykoz'dan Akbaba yoluna girince bu kez 10 metreden uzun başka bir mezarda "Uzunevliya" yatıyor...
Boğaz'ın ucundaki İstanbul'un eski köylerinden biri, 21. yüzyılda olağanüstü boyuttaki evliya ve peygamber mezarlarıyla ünleniyor...
Yuşa tepesindeki mescidin önündeki seyir terasından bakınca ağaçların izin verdiği kadarıyla görülen Boğaz, ayakaltında duruyor; Boğaz onbinlerce yıldır olduğu gibi Akdeniz'in suyunu Karadeniz'e, Karadeniz'in suyunu Akdeniz'e akıtıyor...
Poseidon'un dev oğlu Amykos, Symplegadlarm üzerine yatmış, Argonautların dönüşünü bekliyor!
............... Sayfa Başı

 

İstanbul Tarihi
M. Orhan Bayrak

Anadolu Feneri: Boğaz'da Anadolu yakasının kuzeyindeki en uç noktasıdır. XVIII. yüzyılda bir kıyı köyü olarak kurulmuştur.
Anadolu Kavağı- Bizans zamanında adı "Hieron" idi. Rumeli Kavağındaki kaleden uzatılan zincir ile düşmana Boğaz kapatılırdı. Cenevizliler bu kaleyi onardılar. XVII. yüzyılda kalabalık bir yerleşme yeri oldu. 1838 yılında Karantina için "Tahaffuzhane" (Koruma evi) yapıldı.
Beykoz: Bizans döneminde adı "Ameae" idi. İstanbul'un fethinden önce burada oturan bir Bizans beyinden ötürü Türkler "Beykos" (Bey köyü) adını vermişlerdir. Fatih Mehmed'in avlandığı, IV. Murad'ın cirid oynadığı, III. Selim'in ok attığı Beykoz çayırı mesire yeri oldu. XVI. yüzyıldan itibaren dalyanları ve paçası ile tanındı. Kocaeli valileri burada otururdu. 1833 yılında Hünkâr iskelesinde Ruslarla bir anlaşma yapılmıştı. Beykoz Kasrı (1854) Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın Abdülmecid için yaptırdığı bir eserdir. Abrahampaşa korusu da Beykoz'dadır. Yazar Ahmed Midhat burada oturdu ve İstanbul'un güzelliği için "Dünyanın en güzel yeri İstanbul, İstanbul'un en güzel yeri Boğaziçi, Boğaziçi'nin en güzel yeri Beykoz, Beykoz'un en güzel yeri yalımın bulunduğu yerdir." derdi. 1928 yılında ilçe oldu.
İncirliköy: İnciri ve Sultaniye mesiresi ile tanındığı için bu adı almıştır. Lâle devrinde adı Sultaniye çayın oldu. III. Mustafa döneminde köy olarak kuruldu. Burada III. Selim1 den kalma bir nişantaşı bulunmaktadır. Kıyıya sultan köşkleri yapıldı.
Paşabahçe: Bizans zamanında adı "Palodes" idi. XVII. yüzyılda Sadrazam Hezârpare Ahmed Paşa'nın sarayı burada bulunduğundan "Paşabahçe" adını almıştır. III. Mustafa döneminden itibaren bağ ve bahçelik olduğundan buraya devlet memurları yerleşmeye başladılar.
Çubuklu: Burada çubuk lülesi yapıldığından "Çubuklu" adını almıştır. Sadrazam Nevşehirli ibrahim Paşa tarafından canlandırılmıştır. Bahçelerde yetiştirilen lâleler Hollanda'ya gönderilirdi. Feyzâbâd mesiresi çok meşhur olmuştu. Devrin ileri gelenleri de köşk ve bahçeleri ile burasını imar etmiş oldular. Tepede Hidiv Abbas Hilmi Paşa köşkü bulunmaktadır.
Kanlıca: Bizans döneminde adı "Fiela" idi. Bir zamanlar "Kanglı" adlı bir Türk aşiretinin burada oturması yüzünden bu adı almıştır. Bizans'tan sonra uzun bir süre boş kalmıştır. Eskiden beri sayfiye ve eğlence yeri oldu. Çok sayıda vezir yalısı vardı. Şeyhülislâm Bahaî'nin yalısı da burada olduğu için buradaki körfeze "Bahaî Körfezi" adı verilmişti. Geceleri mehtap eğlenceleri tertip edilirdi. I. Abdülhamid'in Boğaziçi'nde en çok sevdiği yer Bahaî Körfezi idi. Mihrâbâd adlı mesire yeri çok meşhur olmuştu. Sütü ve yoğurdu hâlâ meşhurdur. 31. Anadolu Hisarı: Boğazın en dar yerinde Anadolu Hisarı adil nin İstanbul fethinden önce 1395 yılında Yıldırım Bayezıd tarafın su'nun ağzında yapılmış olması yüzünden bu semt bu ad ile tanınır. Arkası Göksu semtidir. Halkı balıkçı ve bahçıvan idi.
Göksu: Bizans döneminde adı "Arestas" idi. Alemdağın'dan çıkan Göksu deresinin çevresi mesire yeri oldu. Göksu'dan çıkarılan çamur ile yapılan testiler çok makbul idi. Burada cuma günleri sandallarla yapılan eğlencelere "Göksu âlemi" denirdi. Tepede ise I. Mahmud ve III. Selim dönemine ait iki nişantaşı bulunmaktadır.
Küçüksu: Alemdağı'ndan çıkan Küçüksu deresinin çevresi mesire yeri oldu. Bu mesirede tatil günleri kalabalık halk ile dolu olurdu. Burada bulunan Küçüksu Kasrı (1856) ve çeşmesi (1806) buranın güzelliğini arttırmıştır.
.................. Sayfa Başı

Eski İstanbul evleri ve boğaziçi yalıları
Perihan Balcı


KAYBOLAN İSTANBUL
İstanbul'un yüzü büyük bir hızla değişiyor. Büyük ahşap İstanbul kayboluyor. Türk Ahşap Yapı Sanatı'nın tabiatla anlaşmış bir güzelliği vardı, o binalardan kurulmuş şehir ve kasabalarımız da öyleydi. Onun içindir ki memleketimize ve en büyük şehrimiz İstanbul'a gelen yabancı sanatçılar, başka hiç bir yerde göremedikleri güzellik karşısında hayran kalırlardı.
Kopan, sökülen, yer tasarrufu ile kazanç hırsından başka kaygusu olmayan hoyrat eller tarafından yok edilen güzelliklerin yerini beton ve demir yığınları alıyor... Hepsi bahçeli ahşap yapılar yok edilirken, İstanbul'da bir de ağaç katliâmı başlamıştır.
Şehir içinde ev ve konak, yazlıklarda da yalı ve köşk kalmadı diyebilirim. Korularla, çam ve çınar ağaçları ile, meyve ve çiçek bahçeleriyle, bağlarla birlikte. En son eserleri amatör fotoğrafçı PERİHAN BALCI Hanım-efendi'nin objektifi topluyor. Büyük başarı ile çektiği resimler, yakın bir gelecekte kıymetine baha biçilmez bir resim arşivi olacaktır, eski İstanbul'u görmek isteyenler onun resimlerine bakacaklardır ve gözlerinin karşısındaki beton ve demir yığınlarını görerek hırstan doğmuş felâketin azametini anlayacaklardır. PERİHAN BALCI'nın «İstanbul'un Eski Ev ve Sokakları» isimli fotoğraf sergilerini 1974 yılının başında «İstanbul'un Eski Boğaziçi Yalıları» sergisi takip ediyor. Bir gazeteci; A. Hikmet Özkök, sanatkâr kadının bir sergisi için: «Eserlerinize bakarken, objektifinizi gözüm sandım» demiştir. Yalı fotoğraflarının karşısında böyle bir söz söylemek isterdim. Şu anda önümde, 1814- 1815 arasında tanzim edilmiş bir Bostancıbaşı Defteri duruyor. Sarayburnu'ndan Eyüp'te Bahariye'ye, Halic'in karşı yakasında Kara-ağaç'tan Boğaz'ın Rumeli yakasında Rumelikavağı'na ve
karşıda, Boğaz'ın Anadolu yakasında Anadolukavağı'n-dan Harem'e kadar, Haliç ve Boğaziçi sahilleri boyunca uzanan bütün binaların tespit edildiği resmî bir kütük defteri. Deniz dudağındakî evler, yalılar, kayıkhaneler, kahvehaneler, iskeleler, camiler isimleriyle, sahiplerinin isimleriyle, kiracılarının isimleriyle kaydedilmiş.
Zamanımızda Haliç'te yalı kalmamıştır. İngiliz ressamı Thomas Allom'un bir gravüründe hayran hayran seyrettiğimiz Bahariye'deki Esma Sultan Yalısı'nın yerinde bir lastik fabrikası, karşısında Karaağaç'ta İbrahim-zadeler (Sokullular) yalısının yerinde de mezbaha. Haliç yalnız güzel güzel yalılarını değil, denizini kaybetti; şimdi bir çöplük olmuştur. Halic'in suları, mü-teaffin bir çöplük. Çok yakın bir geçmişte, ikinci Ab-dülhamid devri sonlarında Galata Köprüsü'nün Haliç tarafında koca bir deniz hamamı vardır. Bostancıbaşı defterinde Haliç'te ve Boğaziçi'nde 1500'den fazla yalı kayıtlıdır. O arada yalnız Anadolu yakasında Kavak' tan Harem'e 241 yalı bulunmaktadır. Son yalıların resimlerini PERİHAN BALCI'nın fotoğraf arşivinde bulacağız, ama ya o yalıların planları?.. Bina planları çizmek amatör bir fotoğraf sanatçısının işi değildir. PERİHAN BALCI Hanımefendi'nin çektiği resimlerin karşısında duyduğum hayranlığı kaydederken, gün günden yok olan Eski İstanbul'umuz için içimin sızısını da eklemek isterim.
REŞAD EKREM KOÇU


Kitapta bulunan fotoğraflar "Beykoz Yalıları" sayfasındadır......................................................... Sayfa Başı

İçimdeki Boğaziçi
Şadan AKYOL

GÖKSU DERESİ
18. Yüzyılda İstanbul' a gelen seyyahlardan birinin "Billur gibi parlaklığı ve masmavi gökyüzünü pırıl pırıl yansıttığı için, yerliler tarafından Göksu diye adlandırılmıştır " dediği Göksu deresi, 1911' de aşın yağmurlarla Göksu bendinin tasmasıyla yatağı dolmuş ve biriken, yığılan çamurların yaptığı tahribat, Göksu ge­zintilerine olan rağbeti azaltmış, burası eski şevkini kaybetmişti.
Onu bu haliyle (küçüklüğümde 1928' de Anadoluhisarı'nda teyzemin yalısına gittiğimiz günlerde oralara uzanmamızla), hayal meyal hatırlıyorum. Yine o tarihlerde çekilmiş olan, Küçüksu Kasrı'nın öylesine tenha çayırının yeşil düzlüğüne oturmuş, annemin kısa etekli ipek elbiseli, sıkma başlı, teyzemin ise başında zamanın o tas gibi kalıplanmış şapkalarından biriyle biz üç kardeşin aralarında, topluca poz verdiğimiz, rengi kaçmış, soluk aile fotoğrafı da, o günlerden, bir anı.
"Göksu âlemleri" diye kitap sayfalarına geçen, tabiatın bahşettiği zenginlikler içinde müzik ve şiirle dile donanan bu mesire yerinin, bizim küçüklüğümüzdeki hali, biraz sönükleşmiş durumudur: Hafızamda kalanlar, derenin üzerinden geçen küçük sahil yolu köprüsü, Göksu Kasrı'nın yanında uzanan tenha çayır ve biraz da söğüt ağaçlan.
Daha sonraları, 1940'larda futa ile yaptığımız Boğaz gezilerinde, teknenin sivri burnunu Göksu deresinin artık dolmaya yüz tutmuş biraz bulanık sularına yönelttiği­mizde, bir macera yaşarcasına, toprak kay­maları ve taşlarla dolmuş bu rengi kaçmış yemyeşil suda, bazen teknenin dibi karaya, sazlıklara otururdu. Onu kürek manevralarıyla, itmelerle yerinden oynatır, dönemeçlerde futanın ince uzun burnunu güçlükle manevra ettirerek, suyun izin verdiği oranda, sonuna, yani uçtaki kır kahvesine ulaşırdık. Hâlâ çömlekçilerin, ve olabildiği kadar bostanların bulunduğu, nemli toprak, taze ot ve yaprak kokan bu yerlerde, basit binası önüne iki üç masa ve tahta iskemleler çıkarmış mütevazi kır kahvesinde, bütün yor­gunluğumuzu unuturduk. Güler yüzlü, ko­nuksever davranışlı sahipleri tarafından ter­temiz fincanlar içinde getirilen taze kahveyi yudumlar, eskiye ait bir şeyleri yakalamanın verdiği huzur ve mutluluk içinde, kayıkla tek­rar dönüş yolundaki maceraya başlardık.
Dolmaya yüz tutmuş derede, denizden girişte sağ tarafta sıralanmış, dallan suya uzanmış, köklerinin bir kısmı toprak kaymalarından suyun yüzüne çıkmış salkım söğütlerin karşısında sol tarafta, boyası dökülmüş, tah­tası çürümüş, suya meyil vermiş, artık bunlara yalı bile diyemeyeceğimiz harap halleri içinde, kendilerine has mimarisiyle eskiyi yansıtan evler, ayakta durma çabasını sürdürmekteydi. Bu evler arasına sıkışmış bir tutam mezar taşı
ise, ancak Türk'lere mahsus olan yaşamak ile bitişin kucak kucağa oluştuğu bir tabloyu sim­gelemekteydi. İçlerinden bir tanesi çok-çok il­gimi çeker, önünden her geçişte onun önünde duygulanır, hüzne kapılırdım. Söğüt dallan arasına gizlenmiş, mermeri kararmış, suya meyil vermiş bir mezar taşı!.. Bana duy­gulanım kısmen de olsa ifade etmeye çalıştığım bir şiiri, "mezar taşı!.." başlıklı şiiri yazmaya sevk etmişti. (Boğaziçi Dergisi, 1940)
Bir köşede unutulmuşçasına sessizce yatan, suya meyil vermiş bu mezar taşı, sanki çok köklü ve haşmetli bir devrin artık kapanışını simgelemekteydi. Göksu özlemi ile oraya koşanlar, 1920'lerde ancak Göksu Kasrı'nın yanındaki çayırda piknik yapabiliyor, çayıra tezgâhlarını kurmuş mısırcılar da, büyük ka­zanlar içinde kaynattıktan mısırlarını bu yeni müşterilerine satıyorlardı.
Daha sonralan yani 1940' 1ar sonundan iti­baren orada açılan plaj ve bazı kır gazinoları ile özellikle hafta sonları, şehrin bunaltıcı sıcağından kaçıp gelenlerin her yıl artan hacmi altında, çayırın yeşili görünmez oldu. Eski romantik kayık âlemlerinde çimenlerine nadide halıların serildiği o meşhur çeşmenin etrafını, hasır iskemleler, bez tenteler aldı!..
Boğaz köprüsü yapılırken 1972' de Çayıra ağır demir malzemenin istiflenmesi ise, yeşil dokuyu mahvetti, bir mesireyi ortadan kaldırdı.
................................................................................................................ Sayfa Başı

Boğaziçi Anıları
Sedad Hakkı Eldem

1979 tarihli 'Boğaziçi Anıları' için kaleme aldığı önsözden bir bölüm :

Avrupalı gezgin ve tarihçilerin anlatımlarına göre tanıdığımız Boğaziçi, esas olarak 18. yüzyılda kişiliğini bulmaya başlayan bir Türk mimari yaratığıdır. Türklerin fethinden önce ise bu bölge şehirden uzak, şuraya buraya serpilmiş küçük balıkçı köyleri ve terkedilmiş manastırların bulunduğu bir doğa parçasından ibaretti.
Türkler tarafından bayındır hale getirilen, dünyada eşi veya benzeri olmayan, 20 km uzunlukta, ortalama 1 - 1.5 km genişlikteki deniz yolu, olağanüstü genişlikte bir cadde gibi sıra ile birbirinden güzel yalılar ve saraylar ile çevriliydi. Bunlar hemen hemen kesintisiz bir dizi halinde Boğaz boyunca sıralanmıştı. Arkalarını küçüklü büyüklü korular, çeşitli köşk ve pavyonlar almaktaydı. Her taraf yeşilliklerle bezenmişti. Gene yer yer bazı tepelere fıstık ağaçları dikilmiş, bunlar bir köşk veya bahçenin çevresini sarmıştı. Büyüklü küçüklü vadi ve dereler arazi içine gömülmekte ve Boğaz bölgesini genişletmekte, böylece çayırların ta dibinden ve uzaktan Boğaz'ın sularını görmek mümkün olmaktaydı. Aklımıza Göksu, Beykoz, Büyükdere, İstinye ve Baltalimanı çayırlarının Boğaziçin'den başlayarak arazi içine doğru uzanış ve yayılışları gelmektedir. Bunlar büyük arazi kümeleriyle çevrilmiş ve yer yer taş sofalar, çeşmeler ve köşklerle zenginleştirilmiştir. Buraları İstanbul'un doğal parklarıdır. Diplomasız Türk şehircileri burada da büyük bir yetenek ve anlayışla davranmışlar, doğayı zorlamamışlar, aksine tüm güzelliklerini görünmez bir elle belirginleştirmeyi bilmişlerdir. Bunun ne demek olduğunu, bugün park yapmak amacıyla el attığımız alanların ne kadar yapma bir durum aldıklarını gözümüzün önüne getirerek daha iyi anlayabiliriz. Boğaziçi, yalıları, köyleri, park ve çayırları ile haklı olarak dönemin en görkemli su yolu durumunda idi. Karşılıklı kıyıların kilometreler boyunca birbirinden farklı ve hep sürprizler yaratarak uzanmaları, Boğaz'ı benzersiz bir duruma getirmişti. Boğaziçi en parlak durumunu resimlerini sunduğumuz dönemde, yani 19. yüzyıl ortalarında bulmuştur. Eski eserlerin çoğu mevcut, yalılar ve köyler ise gelişmelerin en üst düzeyine erişmiştir.

………..

Evler ahşaptan ve duvarlar dolma olduğundan taşla elde edilmesi güç ölçekte mekânlar yaratmak mümkün olurdu. Evler ilk yapıldıkları formda uzun zaman kalmazdı, çünkü sık sık değişikliğe uğrar, insan eli veya kaza (genellikle yangın) ile yok olmadan önce birçok kere yenilenirdi. Yalı denen konutlar 19. yüzyıl sonuna doğru en büyük sayıya çıkmış, çoğalmış, yeşil alanlar sevimli küçük kıyı meydanları ve geniş çayırlar, genellikle nehirlerin ağzında yer alan parkların dışında Boğaz'ın iki yakasında kesintisiz bir sıra teşkil etmişlerdi. Bu yeşillikler halkın birbiriyle karşılaştığı ve piknik yaptığı gezinti ve mesire yerleriydi. Boğaziçi, yaz-kış oturulan köyler dışında, sayfiye, yani mevsimlik bir oturma yeriydi. Çoğu yalı ve köşklerin kendi bağ ve bahçeleri vardı. Buralarda erguvan, manolya, mavi çam, sedir ve fıstık çamı gibi nadir süs ağaçlarından başka türlü yemiş ağaçları da yetişirdi. Bunlar semtlerine göre tanınmış ve İstanbul piyasasını da etkiler durumda idi. Beykoz cevizi, Sultaniye inciri (İncirköy) gibi. Beylerbeyi, Çengelköy ve Arnavutköy'ün kirazları meşhurdu.

………..

Anadolu yakası, Büyükdere'ye karşılık hemen hemen aynı ağırlıkta sayılabilecek bir mesire manzumesi oluşturuyordu. Bunlar, Hünkar İskelesi ve Yalıköyünden başlamak üzere 4.5 kilometre boyunca, Tokat Deresi'ni izleyerek Akbaba, Dereseki, Karakulak mesireleri olarak tanınırdı. Bu vadi ve çayırlıkları büyük sayıda çeşmeler ve Hünkar köşkleri süslerdi. Sultan III. Selim burada saray kadar güzel bir Kağıthane inşa ettirmişti, son zamanlara kadar kalıntıları ayakta idi.
Sahile açılan geniş vadilerden biri de Sultaniye'dir. Bu mesirenin özelliği fazla derin ve içerilere girmiş olmayıp sahil boyunca yayılmış olmasıdır. Burada büyük bir çınar kümesi, karşısında Büyük deresi meşhur Çınaraltı bölgesi ile yarışır durumdaydı. Üstelik önünde denizin üstünde İstanbul'un en güzel köşklerine sahipti. Çubuklu'da da sahilde Feyzabad ile sonuçlanan büyük bostanlar vardı.
Bundan sonra gelen tanınmış mesirelerden bazıları Kanlıca Körfezi, Kavacık, Mihrabad mesireleridir. Bunlar, Küçük ve Büyük Göksu mesirelerine oranla çok daha küçük ölçüdedirler. Göksu mesiresi İstanbul'un en tanınmış yerlerinden biriydi. Burada yedi kardeşler (bazen dört deniyor) yöresine kadar sandalla gelinir, piyasa yapılırdı.

…………….

Anadolu Yakasında büyük ve önemli yalılar Paşabahçe'den başlar. Bunların birincisi Saib Molla Yalısı'dır. Çelebi'ye göre Hezarpare Ahmed Paşa'nın sarayı İncirli yani İncirköy'de imiş. Semte Paşabahçe ismini veren bu yalı olabilir. Kesin yeri bilinmemekle beraber Burunbahçe yöresi veya civarı akla yakın geliyor.
19. yüzyılda Tevfik ve Tahir Paşa Yalıları büyük bahçeleriyle dikkati çekmekteydiler. Zaten Anadolu yakasındaki yalıların genellikle daha büyük bahçeli ve daha aralıklı olduklarını da eklemek gereklidir.
Kırsal karakter burada daha kuvvetlidir. Çubuklu'da Rıfat Paşa Koyu'nda yalılar dört tanedir ve aralarında koruluk ve ağaçlıklı büyük mesafeler vardır. Bunlar Rıfat Paşa, sonradan Hidiv Abbas Paşa, Halil Eldem ve Münir Paşa yalılarıdır.
Çakal Burnu'ndan sonra büyük boşlukları izleyerek, kısa ömürlü Keçecizade Fuat Paşa Yalısı, ondan sonra Kanlıca Fenerburnu'na kadar arka yola bağlı büyük Şeyhülislam ve Kezubi ve Mektubi Ali Bey Yalıları gelir. Bunların bahçeleri kat kat setli olarak arka yola kadar yükselir. Fener hizasında Rasim ve Asaf Paşa yalıları bulunmaktadır. Burada yol, merdivenlerle kıyıdaki yalıların arkasına kadar iner, hatta uzunca bir bölümü arka bahçelerin altından tünel şeklinde geçerdi. Yol ortaya çıkınca, Sahaflar ve Rıfat Paşa'nın eski yalısı hizasını bulur ve Yağlıkçı Hacı Şefik Efendi Yalısı hizasında Kanlıca Meydanı'na uzanırdı. Buradan başlayarak, birbirinden görkemli yalılar kıyı boyunca dizilirdi. Bunlar Yahya Efendi, Saffet Paşa, Nevres Paşa, Nazım Paşa, Kadri Paşa yalılarıdır. 17. yüzyılda da Şeyhülislam Bahai Efendi'ye göre Bahai adını taşıyan çekici Mihrabad Koyu mehtabı ve yankısı ile meşhurdu. Koyun tam ortasını Vecihi Paşa'nın yalıları süslüyordu. Bu konutların en eskisi bozulmuş olarak hala mevcuttur. En önemli olanı Mısır Prensesi İffet tarafından tamamen onarıldıktan sonra satıldı. Onu satın alanlar Türk-Ampir stilinin bu şahane örneğini yıkıp yerine adi kutu şeklinde beton bina yapmayı daha uygun gördüler. Bahai Burnu'nda İhtisap Ağası Kör Tahsin Efendi'nin Çifte Yalıları ve deniz köşkü Boğaz'ın tanınmış eserlerinden sayılırdı.
Çelebinin sözünü ettiği Longazade Yalısı burada mıydı? Bilinemiyor. Küçük Kanlıca Körfezi üzerinde Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı'ndan çok, bahçesiyle gururlanabilirdi. Bunu izleyen yalılar arasında Marki D'o'nun yalısı, resimlerin çekildiği tarihte henüz mevcut değildi. Sırada en önemli bina Köprülü Hüseyin Paşa'nın meşruta (Amcazade) yalılarıdır. Bunların yanısıra Zarif Mustafa Paşa, Yasinci ve Hasan Paşazadelerin yalıları gelmektedir. Bunların tümü geniş cepheleri, , dağlara doğru uzanan arka bahçeleriyle ayrı ayrı üzerinde durulmaya değer kıyı saraylarıdır.
............................................... Sayfa Başı